Ana Sayfa / Edebiyat / Adın Elveda mı?
Adın-Elveda-mı

Adın Elveda mı?

Sevdayı yürekte besleyip hiç sır vermemek mi doğru olanı? Tek başına yaş(l)a(n)mak mı? Paul Vincent misali sürünmek/acı çekmek mi?

Paul, gözlerin bir lahzada birleşmesine esir olur. O ilk karşılaşma, o gözler… Sonra “Düş bakışlı Mireille, gözlerinde Paris uyanıyor” diye yazılan şiirler… Paul, sevdalıdır ama hiç mi hiç karşılık görmez. Ne uzun mektuplar ne tüm yüreğini Mireille’in önüne sermesi, sonucu değiştirmez. Tek başına yaşar sevdasını Vincent… Ama uzaklardaki umut ışığını hiç söndürmez, hep açık bırakır…”Belki”lere takılır… Sevda yürekte beslenir. Yürekteki kıpırtının dozunu artırmak için kırk gün boyunca sevda(lı)sına şiirler yazar. Kırkıncı günün heyecanı/yürek çarpıntısı her şeye ve her türlü şeye bedeldir. Sevda(lı)sına kırkıncı gün gönderdiği şiirin son dizesinde sorar Vincent: “Mireille, adın artık elveda mı?“…

Tıpkı Nazım’ın Tahir ile Zühre’sindeki gibi; Siz elmayı seviyorsunuz, elma sizi seviyor mu? Şart mı elmanın da bizi sevmesi? Belki de “adın artık elveda mı?” diye hiç sorulmamalı. Bekleyiş sürmeli, yürek paralanmalı, dağlanmalı. Şiirlerde o son dize olmamalı…

Attila İlhan, “Olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması” diyor. Ya Attila İlhan doğru söylüyorsa? Bir insanın yek-diğer insanı anlayabilmesi “olmayacak şey”se… Sevdayı yürekte beslemek belki de en doğrusu…William Blake, kim bilir “Ancak söylenmemiş aşklar, aşktır” da bu nedenle direniyordu… Yürekte büyütmek, bir yerlere umut ışığı yakmak, hep beklemek, bıkmadan beklemek, yine beklemek…

Ne diyor Anais Nin “Sevgi karmaşıktır. İlişki zor bir yaratıcılıktır. Engeller, roller, maskeler yüzünden. İnsanlar labirentler inşa ediyorlar. Hepimiz kendi “ben”lerimizi doyasıya yaşayabilseydik ortaya çok karmaşık bir örnek çıkardı. Biz sürekli denge tutturmak zorundayız…”

Biz “ben”leri doyasıya yaşayamadık. “Ben”lerden uzaklara, dengelere yakın düştük… Çok yakın bir dostum vardı. Uzun yılları birlikte tükettiği kocasına hala aşık olduğunu, sevdiğini, cinsellikle ilgili de hiçbir sorun yaşamadığını söylüyordu. “Yine de bir ‘ama’ var” diyordu. Her şey ve her türlü şey o ‘ama’da gizliydi aslında. Dostum, kendine ait bir eve taşınmak, tek başına kalmak, kendi “ben”ini yaşamak istiyordu… “O, beynimin bir yerlerinde olacak, ben onu yine seveceğim çünkü ona aşığım, yaşamımda başka biri de yok, böyle bir eksiklikte duymuyorum ama bunlar gerçekten benim düşüncelerim mi, yoksa sırtımda taşıdığım başka “ben”in mi, bilmiyorum. Bunu öğrenmek istiyorum. Bildiğim en önemli şey diğer yanımı ihmal ettiğim…” böyle diyordu…

“Ama”ların çoğaldığı günler yaşıyorduk. Bize doğalmış/doğa olayıymış gibi görünen, alıştı(rıldı)ğımız her şeyin içindeki “ama”lar bizi yerle yeksan ediyordu. İyi de ediyordu. Çoğumuz en yakınımızda duranlara bile bu “ama”ları anlatmakta güçlük çekiyorduk/ürküyorduk/vazgeçiyorduk. Dostum da güçlük çekiyordu. Her şeye karşın “ama”nın peşine düşmekte kararlı davrandı, başka bir eve taşındı. Kocasının kuşkularını umursamadı. Günlerini okuyarak, yazarak, müzik -ve kendini- dinleyerek geçirdi. Aylar sonra “ama”ların çoğaldığını, bazı zamanlar bunalımlar yaşadığını söylüyor, “sonuna dek gitmeliyim” diyordu. Kalbi(ni) dışarılara taş(ır)mak istiyordu… “Tutkulu aşkların sonsuzluk duygusu yarattığı“nı biliyor, “adın artık elveda mı?” sorusunun olmadığı bir dünya arıyor, kıpırtıların, heyecanların “elveda zamanı”na kadar katlanamayacağına inanıyordu. Kocasına “elveda” dedi. Yaşamının ilk ve son (el)vedası oldu bu… Biz “ama”lara takıldık; o “elveda”sız bir yaşama uçtu…

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>