Ana Sayfa / İnceleme / ARARAT

ARARAT

Ararat-1Ararat filmini yeni izledim. Filmin sinematografik eleştirisini yapacak değilim. Muhtevaya dair birkaç kelam edecek olursam:

Yeryüzünde hiçbir devlet ve toplum yoktur ki tamamen temiz olsun. Ne Türkler, ne İngilizler, ne Ermeniler, ne de Sierra Leoneliler. İçeride pisliklerin var olması, o toplumun/devletin topyekün “pis” olduğu anlamına gelmez. Genel yapıya bakmak gerek…

Bir toplumu zemmetmek istediğinizde yaşanmışlıkları alır, hayattan ve yaşandığı ortamdan soyutlar, bir kavanozun içine koyar ve kavanozun içinden bir kesit diye sunarsanız, herkes “işte orası” demeye başlar ve istenen de zaten budur… Kavanozun içine seçilerek yerleştirilmiş yüzlerce kareden “genel görünüm ile en uyumsuz” olan görüntünün o olduğuna da kimse dikkat etmez… Zaten izleyici/okuyucu kitlesinin vazifesi de böyle ilgilenmek değildir. Önlerine “feşmekanca toplum” diye, hazırlop kullanılacak kanaatler lazımdır ve görsel ve yazılı medya vasıtasıyla bu da yapılır…

Medyanın amacı tamamen yönlendirme, bir fikre kanalize etmedir. Kitlenin içindeki bu hazırlopçu, ince eleyip sık dokumaya vakti olmayan güruhu, iş dönüşü kısık ateşte pişirilmiş bir fincan kahvesini yudumlarken, pişirilmiş bilgileri, pişirilmiş bilgiler ve mesajlar içeren filmleri seyretmek, bunu yaparken de “hem keyif aldım, hem de yeni şeyler öğrendim” havasını kendine duyurabilecek mevzularla ilgilendirmek. Ortalama insan tavrı budur. Ortalama insan davranışına göre, onun damak tadına uygun manipülasyon aracı hazırlamak da, “hizmetçi” kılığına girmiş zehirli acuzenin yapmak istediği de budur.

Kitleler, “bestseller” diye tabir edilen kitapları okuyarak, kendilerini yormadan, eğlenerek, “dünya politikası”na dair, “ajanlar dünyası”na dair, “teknoloji”ye dair, “medya”ya dair hülasa topyekün “hayata” dair bilgi sahibi olmak isterler…

Onların bu isteğini bilen odaklar da; çok gizli, çok bilgece, çok romantik, çok bilimsel, çok insancıl (!) şeyleri onlara şekerleme kıvamında veriyormuş gibi yaparak, kendi istedikleri şeyleri yuttururlar. Yalan karışmış şeylerle bunu yapsalar kimse yutmaz. Ancak “doğ(r)u”ları manipüle ederek, “doğ(r)u”ları gerçek hayatın ortamından, anlamlı ortamından kopararak, yeni anlamlar ve çeşniler eşliğinde, “doğ(r)u”yu yeniden şekillendirip, arzuya uygun bir hale getirerek verirler…

Doğruları verirler,

Ama doğ(r)uyu formatlayarak verirler…

Kimi zaman da “doğruluk” kaygısı gütmeden verirler.

Yani siz inanıyor musunuz ki, dünyada bir hatun ile sevişme işini en iyi yapan CIA ajanlarıdır?

Ken Follett okuduğunuzda hemen gaza gelir, “Ulan iyi bir kazanova olmak için keşke ben de CIA ajanı olabilseydim.” dersiniz…

Ken Follett’in birkaç romanında, “esas ajan”ımız [onun kitaplarında "esas oğlan" yoktur] dilini öyle (y)etkin bir biçimde kullanıyor ki, hatun kişi “hayatım boyunca tattığım en müthiş haz bu idi” diyor.

Meksika ile alakalı bir film izliyorsunuz, bir bakıyorsunuz ki CIA olması gereken en uygun yerde!…

Allan Folsom‘un, “Şeytanın Kardinali” adlı eserinde “eğer CIA olmasaydı, Vatikan dahi bozulurdu” anateması işleniyor…

Yani, bu kitaplar saf doğruyu, saf niyetlerle anlatmak için mi kaleme alındı?
Bu filmler “kamu yararı” düşünülerek mi çevrildi?

İşte Ararat‘da, insanlığın faydasına, onları eğlendirirken bir yandan da ansiklopedik ve tarihi bilgiler vermek amacıyla sinema dünyasında arz-ı endam ettirilmedi. “âli menfaatler” göz önünde tutuldu… Elbette yeniden formatlandırılarak…

Biz de bir gün bir film yapar mıyız Ermenilere dair?

Hamile kadınların karınlarındaki bebeğin erkek mi yoksa dişi mi olduğu hakkında bir şişe ermeni kanyağına iddiaya girip, süngü ile parçaladıkları hamile kadının karnından, süngünün ucuyla çatallayarak havaya kaldırdıkları bebeğin cinsel organını temaşa eden, kanyağı kaybeden tarafın da “senin yüzünden bir kanyak parasında oldum” diye kalan kısmı dilim dilim dilen taşnak çetelerini anlatırdık!…

Tecavüze uğrayıp, hamile kalan binlerce doğu kadınını anlatırdık…

Ve filmin dört bir yanına da “işte ermeni gerçeği”, “işte ermeni mezalimi” diye mesajlar verirdik…

Hamiş: Eskiden “Mühür kimde ise Süleyman o” idi, şimdi “(Süper)vizör kim(de) ise Süleyman da o” demek gerekiyor…

 

Bir Adam

3 yorum

  1. Algı savaşlarının yaşandığı şu günlerde farklı taraflara ait gazeteleri okurken, haber kanallarını izlerken kendi kendime konuştuğum ve söylendiğim sözleri daha açık bir dille ifade eden bir yazı. Sadece film ile ilgili değil, genel anlamda da doğru tespitler var.

    Zamanında oynamış olduğum, ülkelerin kurulup yönetildiği, Civilization adlı strateji oyunu vardı. Oyunda 3 farklı zafer kazanılabilmektedir. Zafer türlerinden biri de; kültürel olarak diğer ülkeleri, toplumları etkilemek ve hakim olmaktı. Bunu yapabilmek için bilimde, sanatta ilerlemiş olmak gerekiyordu. Örneğin sinema ve müzik ile ilgili buluşları önceden yapmak ve ekonomik destek vermek şarttı. Hatta bütün ülkelerin çıkarları ortadoğuda kilitleniyor ve en çok etkileşime açık olan bölge ortadoğu oluyordu.

    Bilinç düzeyi yüksek, farkında olmayı becerebilen bireylerin çoğalabilmesi dileğiyle.

    Kalemine sağlık üstat…

    0
  2. Aslında iyi olan bir şeyi bize yanlış ya da eksik bilgiler vererek olduğundan daha farklı bir hale getirerek verebiliyorlar. Hayattaki gerçekleri öğrenmeme çok katkısı oldu bu yazının. Kaleminize sağlık.

    0
  3. Aslında ARARAT’a paralel yayınlanan Ali Bayram’ın ARSİNE isimli romanı ile bir bağlantı var mı?

    0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>