Ana Sayfa / Dosya / BEYİN (Bölüm 2)
Beyin-Bolum-2

BEYİN (Bölüm 2)

Kişilik

Bu bölümde, gerçek kişiliğimizi gösteren bazı deneylerden bahsedip, kişiliğin oluşumu, gelişimi, değişimi ve bu konularda neler yapılabileceğini ele alacağız…

Kişiliğimiz nasıl oluşur;

Bizi biz yapan şey kişiliğimiz ve çoğumuz neye sahip olduğumuzu az çok biliriz. Kişiliğimiz tek bir karakter özelliğini temel almaz. Hatta bilim adamları artık insan kişiliğinin farklı yüzlerinin, oldukça fazla olduğunu düşünüyorlar. Bizi biz yapan beş bin civarında karakter özelliğimiz vardır. Bunlar sınırsız şekilde karışıp her birimizi farklı yapıyor ve bütün her şey beynimizin içindedir. Herkes genleri aracılığıyla anne babasının kişiliklerinin kendine has kombinasyonunu miras alır. Gelecekteki kişiliğimizin temeli budur ve kişilik özelliklerimizin büyük bölümü kalıtsaldır. Bilim adamları bunların beynimize nasıl yerleştiğini bile keşfettiler…

Birçok kişilik özelliğimiz, hayatımızın ilk yıllarında yaşadığımız olaylarla şekillenmeye başlar. Bütün anne babalar, bebeklik dönemlerinde oynadıkları oyunlar ve öğretme şekilleriyle çocuklarının beyninin fiziksel gelişimini farklı şekillerde etkilerler. Çocukluk, kişiliğimizin gelişiminde en önemli bölümdür ve beynimizde olanlar yüzünden çocukken yaşadığımız deneyimler ilerideki kişiliğimiz üzerinde çok etkilidir.

Her çocuğun beyni inanılmaz bir şekilde büyür ve her şey çok küçük seviyelerde süregelir. Küçük bir çocukken beyin hücrelerimiz ya da nöronlarımız kollarını uzatarak birbirleriyle daha fazla bağlantı kurarlar. Ama aynı zamanda neredeyse aynı hızda başka dallar ve bağlantıları körelmeye başlar. Yani biz büyüdükçe, beynimizde de farklı kişilik özellikleri oluşmaktadır.

Bebeğin beynindeki bu ani büyüme ve körelmeleri etraflarında olan olaylar ve onlara verdikleri tepkilerle şekillenir.  

Yani bebeklikte yaşanan belirli deneyimler belirli kişiliklerin oluşmasına yardım eder. Çocukluk çağında geliştirdiğimiz kişilik özelliklerimizin büyük çoğunluğu hayatımızın sonuna dek bizimle kalır.

Bu sebeple bir başkasında olup sizde bulunmayan bu tarz özellikleri sonradan elde etmeniz imkansızdır. Fakat beyninizi geliştirmeniz ise durduramayacağınız bir şeydir, çünkü o sürekli değişim halinde ve önemli olan ne şekilde değişeceğidir.

Bazı kişilik özelliklerini sevebiliriz ama bazı kişilik özellikleri hoşumuza gitmiyor olabilir…

Ön loblar beynin kontrol merkezleri gibi hareket ederler. Kişilik söz konusu olduğunda beyin, tıpkı bir orkestraya benzer. Tıpkı orkestranın müzik çalmak için, vurmalı ve üflemeli çalgılar gibi çeşitli bölümlerden oluşması gibi, beyninde farklı bölümleri vardır ve bunlar kişiliklerimizi oluştururlar. Ön loblar tıpkı orkestra şefi gibidir, bir orkestra şefi orkestrasının farklı bölümlerini nasıl yönetiyorsa, ön loblar da kişiliğimizin farklı özelliklerini kontrol ederler. Kontrol ön loblardayken kişiliğimiz özenle çalınan bir melodidir, kulağa müzik gibi gelir, ama davranışlarımızdaki kontrol hep bu kadar uyumlu değildir.

Küçük çocuklar sık sık kendilerini idare edemezler, çünkü ön lobları beynin geri kalanını idare edecek kadar gelişmemiştir. Çocukluk sırasında dürtülerimiz üzerindeki kontrol eksikliği, sık sık uyumdan çok karmaşa yaratır. Bu yüzden çocuklar huysuzluk nöbeti geçirdiğinde beyinlerinde ne olduğunu hatırlamaya çalışmalıyız. Bazen ellerinde olmadan yaparlar, bu sadece öfke değildir. Gelişmemiş ön loblar sadece çocukların davranışlarında kontrol zorluğuna neden olmaz, dürtülerine karşı dirençlerini de azaltır.

Yirmi çocuk üzerinde yapılan bir deneyde;

Çocukları hepsi gizli kamera ile izleniyor ve önlerine babaları tarafından en çok sevdiği şeker koyuluyor. Her bir baba çocuğuna, beş on dk. dışarı çıkacağını, önünde ki şekeri yemez ise, geldiğinde aynısından üç tane vereceğini, yerse başka şeker vermeyeceğini belirterek dışarı çıkıyor. Gizli kamera odadadır. Sonuç olarak biri hariç hepsinin, sevdikleri şekerin daha fazlasını yiyebileceklerini bildikleri halde, önlerindekine karşı gelişmemiş ön loblarından dolayı, dürtüleri dirençsiz kalıyor.

Çocukluk dönemimizde beynimiz gelişirken yavaş yavaş kim olduğumuzu kavramaya başlarız. Kişiliğimiz kendini oluşturmaya başlarken onunla birlikte kontrol yeteneğimiz de gelişir. Ama çocukluğumuzun sonunda kişiliğimize çok önemli bir şey olur, bu şey o kadar etkilidir ki bazen bizi geçici olarak yoldan çıkarabilir.

Bu önemli şey ergenlik çağıdır.

Ergenlik çağındakilerin kendilerine has kişilikleri vardır, genellikle duygusuz ve sosyal açıdan aykırı olarak bilinirler. Nedeni için yirmi çocuk deneye alınıyor. Bu yirmi kişinin yarısı on yaş civarı diğer yarısı da onlardan biraz büyük ergenlik başlangıcındaki çocuklardan oluşuyor. Deneyin amacı: İki ayrı yaş grubundaki çocukların başkalarının duygularını ne kadar çabuk tanıdıklarını bulmak…

Her iki gruptan birer çocuk alınarak çok kısa sürelerle farklı duygular ifade eden yüzler gösterilecek. Gösterilen yüzler; mutlu, üzgün, öfkeli, duygusuz, görüntü bir saniyeden az yansıtılacak ve hangi duyguyu gördüklerine dair hemen karar vermeleri beklenecek ve en çabuk doğru cevap kazanacak. Çocuklar mutlu yüzü gördüklerinde önlerindeki evet butonuna, diğer yüzleri gördüklerinde ise hayır butonuna basacaklar. Deney sonucu; şaşırtıcı ama duygu değerlendirme konusunda büyük grup küçüklerden daha yavaştı.

Bilim adamları bunun ergenlik çağı kişiliğinin duygusuzluğu ile açıklanabileceğini düşünüyor. Bunun açıklaması yine ergenlik çağındaki çocuğun ön loblarında olanlarda yatıyor. Ergenlik döneminde beynimiz bir kez daha nöronlar arasında inanılmaz sayıda yeni bağlantı oluşturur. Ama bu yeni bağlantıların çoğunun henüz belirli bir fonksiyonu yoktur ve bu çok sayıdaki yeni patika yüzünden sinyaller kesilir ya da karışır. Yeni bağlantılarla oluşan bu kesintiler, ergenlik çağındakilerin, başkalarının duygularını yavaş anlamalarına neden olur.

Peki, ergenlik çağındakilerin beyinlerinde bunlar oluyorken kişiliklerini hangi derecede kontrol edebiliyorlar?

Çocukluktan yetişkinliğe geçiş sırasında neler olduğuna bakalım.

Beyin yöneticimiz karışık sinyallerle aşırı yüklenmiş durumda, olan biteni kontrol edemiyoruz, yani ergenlik döneminde ön loblarımızda çok fazla şey olur. İşte bu yüzden ergenlik çağındakiler genelde aklı karışık öfkeli ve aksi olarak hatırlanırlar. Hepimiz ergenlik çağını yaşadık bu geçici bir dönem ama ergenlik çağı kişiliğinin tüm özellikleri bundan ibaret değil. Bu çağda geliştirdiğimiz bazı kişilik özellikleri hayatımızın sonuna dek bizimle kalabilir.

Bunlardan biri de riske girmektir. Ergenlik çağındakilerin ön lobları karışık oldukları için kolayca riskli davranışlarda bulunabilirler. Riske girmek beyinde dopamin adlı hormonun salgılanmasına neden olur ve kişiler kendilerini iyi hissederler. Ergenlik çağında ne kadar çok risk alırsak dopamine o kadar bağımlı hale geliriz ve yetişkinlikte aynı etkiyi yaratabilmek için daha büyük dozlar gerekir.

Yani ergenlik döneminde riske girmeyi seven insanlardansanız, büyük ihtimalle hayatınızın sonuna kadar riske atılacaksınız.

Peki, gençlikten yetişkinliğe geçerken, kişilik kontrolümüz dışarıdan nasıl görünür. Bu geçişle, kişiliğimiz tamamıyla oluştu ve ilk defa ön loblarımız kontrolü ele aldı, nihayet şef orkestrayı tam anlamıyla yönetmeye başladı. Ama bu yetişkin olarak elimizdeki ile yetineceğimiz anlamına gelmez, kişiliğimizi kısa dönemler için değiştirmemiz mümkün. Psikologlar bunu yapmanın güçlü bir yolunu buldular, bu ruh halimizi değiştirmek kadar basit bir şey.

Benzer davranıp, benzer düşünen ve kişilikleri birbirine çok benzeyen iki gönüllü ile bir deney yapılıyor. Onlar tek yumurta ikizi kardeşler. Biz Bunlardan birine Ayşe, diğerine Fatma diyelim. Deney bir günlük yaşantıyı ele alacak; sabah uyandıklarında ikisine farklı müzikler dinletiliyor, ruh hallerini müzikle değiştirecekler. Ayşe’ye en sevdiklerinden mutlu bir melodi verildi, dinlediğinde ona mutlu anlarını hatırlatıyor. Bilim adamları hızlı ritim sayesinde beynin daha iyi hisler uyandıracağına inanıyor. Aynı anda Fatma’ya daha düşük tempolu bir melodi verildi ve bu ona hüzünlü anlarını hatırlattı. Kızların farklı ruh hallerini beslemek için onlara iki film seyrettirdiler Ayşe komedi izlerken Fatma hüzünlü bir film seyrediyor. Ama ruh halini değiştirmenin en güçlü yolu en çok şaşırtıcı olanı…

Bunun için seçilmiş kelimeleri okumak yeterli, buda beynimizde ki gerekli yerleri tetikliyor. Ayşe’nin okuma parçası dikkatle seçilmiş rahatlatıcı cümlelerle dolu, bütün bu etkenler onun beyninin içinde olanları değiştirecek. Kelimeler beynin altında bulunan beyin kökünü tetikleyerek, serotonin denen kimyasal maddeden bol miktarda salgılamasına neden olacak ve buda mutluluk hissi yaratacak. Bu esnada Fatma canını sıkacak kelimeler okuyor, O’nun beyninde tam aksi şeyler olmalı. Bu sefer Fatma’nın beyni, serotonin üretmek yerine tam tersini yapmalı, yani beyinde bulunan serotonin miktarını azaltmalı. Bu durumda, beyni mutluluk hissi yaratan kimyasal maddeye açlık çekerken, Fatma’nın üzüntü hissetmesi gerekiyor. Basit müdahaleler ikizlerin ruh hallerini farklı kılıyor, deneyin hazırlık aşaması için bu kadar farklılık yeterli.

Bilim adamları insanların ruh hallerini en iyi alışveriş ederken gözlemlediklerini keşfettiler.

Bu ikizler, genelde aynı zevklere sahip hassas kişiler, ama bugün farklı davranırlar ise kişiliklerinin geçici süreyle değiştiğini anlayacağız. Ayşe’nin iyi ruh hali, normalden daha çok dükkana girip, daha çok alışveriş yapmasına neden oluyor ve seçimlerinde daha maceracı davranıyor. Fatma ise, hüzünlü ruh hali yüzünden hiç bir şey almak istemiyor ve sadece iki dükkana girdi, üstelik her zamanki gibi davranmıyor.

Ayşe : – Harikaydım kendimi iyi hissediyordum evet çok mutluydum gerçekten çok mutluydum harika bir duyguydu.

Fatma : – Sanki yaptığım şeyde kendime güvenim yokmuş gibiydi, galiba kendimi fazlası ile üzgün hissediyordum.

Evet kişiliğimizin kısa süreli nasıl değiştiğini gördük, fakat ruh haline müdahaleler kişiliğimizi uzun süreli etkilemiyor. Öfke gibi güçlü kişilik özelliklerini de bastırmayı başaramıyor.

Öfkesini kontrol edemeyen ve bu nedenle ailesi dağılmak üzere olan bir adam, uzmanlar gözetiminde on hafta sürecek bir terapi kursuyla denek oluyor. Kurs bitti ve onun istediği şeyi yani kontrolünü elde tuttuğu dengeli bir kişiliği elde edip etmediğine bakalım. Pazar sabahı ve küçük bir gezinti zamanı… Denek kurs süresince kamera yerleştirilmiş olan arabasına kolunda bir nabız ölçer ile biniyor. Nabız sayısı deneğin içinde bulunduğu gerilimin ölçülmesi açısından önemli ve beyninin öfkeyi tetikleyen bölümü olan amigdalanın ne kadar aktif olduğunu gösteriyor.

Denek : – “Az önce servis yoluyla ilgili tabelayı gördüm bu büyük bir gecikme yaratacak, yani gerilim düzeyi yükseliyor, sinirleniyorum (nabız sayısı yükseliyor), neden bilmiyorum bunu defalarca kez yaptım (daha önce bu durumda bağırıp çağırıyor küfürler edip sağa sola vuruyordu), ama şimdi yapmıyorum(bağırma, küfür vb. yapmadığını belirtiyor).”

Eğer nabız sayısı yükselirse ama hiç öfke belirtisi göstermez ise, bu beyninin ön loblarının kontrolü ele aldığını ve terapinin başarılı olduğu anlamına gelecek. En kritik bölge olan, en sevmediği yoldan geçerken öfkesinin üstesinden gelebilecek mi?

Denek : – “Doğrusunu isterseniz bugün hiç gergin değilim, gerilim hissetmiyorum, çok rahatım, çok sakinim ve çok mutluyum”

Ve şimdi 10 hafta önce onu öfkelendiren bir şey tekrarlanmak üzere. Kim olduğunu bildiği Patrick, O’nu sağladığında (sollamak) sinir krizi geçiriyormuşçasına kendini kaybediyordu.

Denek : – “Buna inanamıyorum… (kahkaha atıyor) beni sağlayıp geçti, Patrick beni sağladı… (kahkaha) “

Evet o bu terapi sınavını geçti, beyni gerçekten de değişti.

Terapisi bittikten bir ay sonra kendi söylemiyle,

Denek : – “Dürüst konuşmak gerekirse bir kaç açıdan değiştim, daha sakinim, daha rahatım. Bağırmak haykırmak ve küfür etmek yerine, daha çok düşünüyorum, özellikle de evde eşimin yanındayken. Bir sorun oluştuğunu gördüğümde eşimle birlikte üstesinden gelmeye çalışıyoruz, daha kontrollü olmaya çalışıyorum ve kendimi daha kontrollü hissediyorum. “

Eşi : – “Genel hayatında, şuan için çok daha sakin görünüyor, eğer bir sorun çıkarsa eskisine göre çok daha sakin davranmaya çalışıyor, artık çok daha fazla düşünüyor.”

Beyin vücuttaki en özel organdır çünkü kendini değiştirebilir… Beynimizi değişmek ve beynimizi geliştirmek için kullanabiliriz… Bunu başka hiçbir hayvan yapamaz…

Kişilik açısından bakıldığında bu, sahip olmak istediğimiz kişiliğe mümkün olduğunca yaklaşabileceğimizi gösterir. İnsan beyni, çok daha fazlasını yapmamızı sağlar, onu diğer insanlar üzerinde etkimizi arttırmakta da kullanabiliriz. Beynimizin arkadaş edinmek ve insanları etkilemekte bize nasıl yardım edeceğine bakalım. Bizi gören birinin;

Sevindiğini nasıl anlarız?

Güvenilecek kişiyi nasıl seçeriz?

İnsan beyni ve onu daha iyi nasıl kullanıyoruz?

Arkadaş edinmek

Bu diğer insanlarla nasıl ilişki kurduğumuzun ve beynimizin bunu kullanırken bize nasıl yardımcı olduğunun hikayesi.

Beynimizin gizli potansiyelini gösteren deneylerle, sahte gülümsemeyi gerçeğinden nasıl ayırt edeceğimizi öğreneceğiz. Bizden hoşlanan birini nasıl anlayacağımızı ve hepimizin nasıl beyin okuyabileceğini göreceğiz. Böyle bir deneyin, güvenebileceğimiz birini nasıl belirlediğini keşfedeceğiz. Beynimizin bizim için önemli olan kişilerin arkadaşlığını ve sevgisini kazanmak için ne yapması gerektiğini öğreneceğiz.

Daha önce tanışmadığımız kişiler karşısında fikrimizi kabul ettirmek için beynimize güveniriz. Otuz yaşındaki bir ilkokul öğretmeninin beyni çok zor bir mücadele ile karşılaşmak üzere, O evlenmek üzere. Evlilik kurumuna adım atarken öğretmenin hiç karşılaşmadığı düzinelerce insanı tanıması gerekiyor. Öğretmenin, nişanlısının ailesine, kendini kanıtlaması onları anlaması ve kazanması gerekiyor. Bu beyninin bugüne kadar yaptığı en karmaşık şeylerden biri olacak. İnsanlarla anlaşmak beynimiz için neden bu kadar karmaşık?

Peki en iyisi başından başlayalım.

Öncelikle her insanı ayrı bir yere koyabilmemiz gerekiyor, eğer bunu yapmasaydık hayatımız gerçekten çok zor olurdu. Bir an için bütün yüzlerin bize aynı göründüğünü düşünün, bu bir kabus olurdu. Ama her insanı ayırabiliriz ve bu elde ettiğimiz ilk fırsatta geliştirdiğimiz bir yetenektir.

Ne kadar savunmasız olsa da bebek dünyaya bir kaç sosyal yetenekle birlikte gelir, bunlardan biri çok önemli ve doğduğu andan itibaren bunu kullanıyor. İlk görüşü sırasında bebek içgüdüsel olarak bir surata dönüyor ve bu onunla anne arasındaki bağı güçlendiriyor. Ama bu hayatında gördüğü ilk yüz beynini fiziksel olarak değiştiriyor, bebeğin sosyal hayatının bu ilk anı beynini çok küçük seviyede uyarıyor. Beynimizde nöronlar denilen beyin hücrelerinden oluşan çok karmaşık bir iletişim vardır. Hepimiz gibi, bu bebekte yüz milyarlarca beyin hücresiyle doğdu. Bu nöronlar birbirlerine, aksonlar aracılığı ile sinaps denilen çok küçük bağlarla bağlanır, Bebek annesinin yüzünü ilk kez gördüğünde elektriksel bir sinyal yaratılır, bu sinyal belirli bir patika boyunca sinapslardan geçerek annesinin yüzünü özel kılar. Babasınınki gibi başka bir yüz gördüğünde, beyninde başka bir patika oluşturulur. Bu andan itibaren bebeğin beyni, yeni insanlarla karşılaştıkça daha çok patika yaratmaya adapte olur. Ama bu küçük haliyle bile bebeğin yüzler arasındaki farkları algılayabilme yeteneği inanılmazdır. Küçük bir bebek bütün Primatların yüzlerini birbirlerinden ayırabiliyor, fakat belli bir dönemden sonra onları birbirinden ayıramıyoruz.

Sheffield Üniversitesinin bilim adamları bunu kanıtladı.

Primatların yüzlerini iki grup bebeğe gösterdiler, bir grup 6 aydan daha küçük diğeri 9 aydan büyüktü. ilk önce bir süre her iki gruba da tek resim gösterildi, daha sonra ikinci resim gösterildiğinde alınan tepkiler şaşırtıcıydı. Büyük olan grup resme ilgi göstermedi sıkılmışlardı, aynı resme baktıklarını düşünüyorlardı, yani iki yüz arasındaki farkı göremiyorlardı.
Diğer grup ise resim değiştiğinde, değişimin farkındalığı yönünde ilgileri artıyor veya devam ediyordu. Ama insanların dünyasında yaşayabilmek için bütün bebeklerin bu olağanüstü yeteneği kaybetmesi gerekiyor. Peki, ne oluyor da bir bebeğin beyni, zamanla ailesinin beynine daha çok benziyor. Bunun cevabı bize, beynimizin diğer insanlarla iletişim kurma yeteneğini nasıl geliştirdiğiyle ilgili birçok şey anlatıyor.

Bebeğin beynindeki bireysel bağlantılı sinapsların her birinin farklı görevleri vardır, doğdukları andan itibaren çok sayıda bağlantı yeşerir. Bebeklerdeki sinaps sayısı yetişkinlerinkinin bir buçuk katıdır, bu onlara ihtiyaç olmayan yetenekler verir. Bunlardan biri de farklı primatların yüzlerini ayırt etme özelliğidir.

Beynimizde özellik kazanmayı bekleyen çok fazla sayıda sinaps vardır. Hangi bağlantının yaşayıp öleceği, kime baktığımıza bağlıdır!

İnsan bebekleri, büyüdükleri sürece neredeyse hep insan yüzüne bakarlar, yani bu işlemle ilgili bağlantılar hayatta kalır ve büyür. Bebeklerin kullanmadıkları kaybedilir, bunlara primat yüzlerini ayıran bağlantılarda dahil. Buna göre on ay sonra farklı insan yüzlerini tanıma yeteneği her zamankinden iyidir. Henüz bebekken sinapslarımız diğer insanları ayırt etme konusunda uzman olacak şekilde gelişir ve böyle devam edecektir. Çünkü etrafımızdaki dünya gittikçe daha da karmaşıklaşacaktır. Hayatımızın ilk aylarında sadece bir kaç yüz gördükten sonra binlercesiyle karşılaşmaya hazırlanırız. Beynimiz insan yüzleri konusunda ustalaştığı için birini diğerinden ayırma konusunda uzmanlaşırız. Hatta dünyada altı milyar kişi yaşamasına rağmen, bir çoğumuz onların her birindeki farkı görebilir. Ama bu bile bizim için yeterli değil. Yüzleri ayırabilmek başka bir şey, onlar için ne düşündüğümüzü belirlemek başka bir şey. Bunu yapmak beynimiz için fazladan yük getirir, beyninizin onları sadece tanıması değil aynı zamanda okuyabilmesi de gerekir. Bu bir tarife benziyor, neye baktığınızı bilebilirsiniz ama tam olarak ne olduğunu anlamadan pek bir şey yapamazsınız.

Yüzleri okumak edindiğimiz ilk izlenimler için önemli bir anahtardır. Bu beynimizin sonraki adımı için en büyük temeli oluşturmaktadır insanlarla anlaşmak…

Öğretmenimize geri dönersek, O’nun nikahı Yeni Zellanda’da olacak ve ailesinden hiç kimse yanında olamayacaktır. Gelecekteki akrabalarıyla ilk kez tanışırken yalnız olacak.
Eğer o ve kocası orada yeni bir hayata başlayacaklarsa onlarla anlaşabilmesi çok önemli. Oraya gittiğinde bir şeyler hoşuna gitmez ise orasının hayatını devam ettireceği bir ortam olmadığını düşünürse ne olacak ?

Öğretmen, bu konuda oldukça endişeli… Yeni Zellanda’ya gittikten sonra, hiçbir ilişki kayın validesi ile kuracağı ilişki kadar önemli olmayacak. Aylarca bekledikten sonra, öğretmen ve kayın validesinin birbirleri hakkında hissettikleri şeyler, ilk izlenimlerini oluşturmalarını sağlayacak.

Karşılaşmanın ilk anlarında beynimiz fazla yüklenir, yüzleri ayırt edip depolarken sayısız sinyal kaydeder. Ama bir sinyal, biriyle ilgili ilk izlenimimizi diğer sinyallerden daha çok etkiler. Bu gülümsemedir, üzerimizde tehdit oluşturulmadığını hissederiz. Ama aslında beynimiz gülümsemenin gerçek olup olmadığını her zaman bilemez, bunun için neye bakacağınızı bilmelisiniz. Sahte gülümseme konusundaki en iyi aktrisin üzerinde bile bu sonuç aynı.

Nasıl mı?

Sahte ve gerçek gülümseme beynin farklı bölümleri tarafından kontrol edilir.

Şimdi hepiniz karşınıza, sahte gülümsemesini incelemeniz için herhangi birini alabilirsiniz. Sahte gülüş, beynin bir bölümünden başka bir bölümüne gönderilen bir sinyalle oluşuyor.
Ne yapacağımızı planlayan bölüm, fiziksel hareketimizi planlayan bölüme doğrudan bir sinyal gönderiyor. Bu, ağzının kenarındaki kasları hareket ettiriyor ve onu gülümsetiyor.
Ama ne kadar uğraşırsak uğraşalım, yüzümüzde bu tür sinyallerin ulaşamayacağı bölümler var. Gerçek gülümsemede ise farklı bir sinyal gönderilir ve bu çok daha karmaşık bir yol izler. Duygularımız, gerçekten bize zevk veren bir deneyim yaşadığında, bu sinyal beynin duygu yaratan bölümünden geçer, burada duygu yoğunluğu artar ve yüz kaslarımızı kontrol eden bölüme geldiğinde, sadece ağzımızı değil onunla beraber gözlerimizin etrafındaki kaslarımızı da hareket ettirir. Gözler kasılır ve kaşlar yavaşça öne doğru eğilir. Bunların ışığında başka birinin beyninde neler olduğunu anlamak, onların gülüşlerinden daha kesin bir ilk izlenim edinmemizi sağlar, gözlerinin etrafındaki çizgilere dikkat etmeniz yeterli.

Ama insanlarla ilgili edindiğimiz ilk izlenimler, kendi beynimizde olanlarla da şekillenebilir.

Aslında biz farkında değilken beynimiz insanlarla ilgili sayısız hükümlerde bulunur.

Belkide bunlardan en temel olanı şudur; bu insana güvenmeli miyim?

Beynimizin bu kararı nasıl verdiğini öğrenmek için bir gönüllüyü, dünyanın en tehlikeli sularından biri olan Güney Afrika sahiline götürdüler.

Güvenmediğimiz bir kişi gördüğümüzde beynimizdeki belirli bir bölüm bizi uyarır. Tıpkı bir çan gibi çalarak bize, ona güvenmememizi söyler ve en önemlisi korktuğumuz zaman çalan çan da aynısıdır. Beynimizde ki güven bölgemizin nasıl çalıştığını göstermek için bu gönüllünün korkutulması gerekiyor. Bunun için güvenilmez bir kişi ile değil, bir tonluk beyaz köpek balığı ile karşılaşacak. Gönüllü bir tekneye bağlı olan güvenilir kafes içinde suya sokuluyor ve köpek balığı saldırmaya başladığında;

Gönüllü : – “Kendimi kafesin demirlerinin arasından uzak tutmaya çalışıyorum, ama kafamın içinde olanları engelleyemiyorum.”

Beynin tam merkezindeki bölge korku ve güvensizliği tetikliyor, bu bölge amigdala. Köpek balığı her ortaya çıktığında hemen uyarmaya başlıyor ve gönüllü ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu uyarıyı engelleyemiyor. Bu bölge o anda korku hissetmesine neden oluyor. İlginç olan, köpek balığının kafesin içine giremeyeceğinden emin olduğu halde, korku duygusunu engellemeyi başaramadı.

Yani amigdalanın korku ve güvensizlik uyarıları üzerinde hiçbir etkimiz yok.

Buda insanlarla yüz yüze karşılaştığımızda büyük bir fark yaratıyor.

Yani insanlara güvensizliğimizi kontrol edemeyeceğimiz şekilde tetikleyen nedir?

Bunu öğrenmek için on iki gönüllüden oluşan bir deneyi ele alalım. Bu on iki kişi jüri olacak. Onlara aynı yaşta ve aynı ırksal kökene sahip beş kişi gösterilerek en az hangisine güvendikleri soruldu. Bu deney Boston’daki bilim adamlarınca yapılan araştırmanın aynısı. Amaç o araştırmada da bu deneyde de hangi yüz yapısının güvensizliği tetiklediğini ortaya çıkarmak.

A, B, C, D ve E olarak numaralandırılan 5 kişiden;

A en az güvenilir, sonra D, sonra B, sonra C ve en çok güvenilir E olarak seçildi.
Peki A yı en az, D yi ikinci en az güvenilir yapan nedir?

Jüri : – “Yüz şekli çok ince çok kemikli, özellikle görünüşü çok sinsiye benziyor.”, “İnce kurnaz bir yapı ve özellikle de D’nin burnu faullü(eğri).”

Bu iki adamın yüzü de simetrik değil, diğerlerine göre daha küçük gözleri ve ince yüzleri var. Bu yüz şekilleri jürinin beyninde güvensizlik hissetmesine neden oldu. En çok güvenilen iki adam, ikisi de yuvarlak yüzlü, yumuşak derili ve büyük gözlü. Bilim adamları bu türdekilere bebek yüzlü diyor.

Jüri : – “Bence annem yanına gider yanaklarını sıkardı, bunun için bana çok güvenilir geldi, tipik bir oğula benziyor.”

Böyle bir yüz gördüğümüzde, farkında bile olmadan çocuklara karşı olan doğal duygularımız kullanılıyor ve bu da beynimizdeki güven duygumuzu kontrol edemememize neden oluyor.

Aslında bu beş adamın seçilme nedeni hepsinin çok güvenilir işlerde çalışıyor olmalarıydı.

Yani bir daha ki sefere güvenmediğiniz birileriyle karşılaşırsanız dikkatli olun, beyniniz sizi kandırıyor olabilir.

Öğretmenimizle devam edebiliriz. İlk izlenimler yoldan çekilince yeni aileyi gerçekten tanıma işlemi başlayabilir. Nikahtan dört gün önce. Öğretmenimizin ikinci gününden, işi ilk günkünden daha kolay olmuyor. Birlikte daha çok vakit geçirdikçe öğretmen, kayın validesinin vücut hareketlerine daha çok dikkat etmeye başlar. Bu onun hakkındaki düşünceleri için ipucu olabilir mi ?

Karşımızdaki insanın aklından geçenleri gösteren hareketleri izlemenin bazı yolları vardır. Bilim adamları bundan kişinin bizden hoşlanıp hoşlanmadığını bile çıkarabiliyor.

Bunu göstermek için iki kişi seçiliyor. Bay iyi ve Bay kötü. İkisi de kontrol altındaki bir ortama yerleştirildi, sonra onlarla buluşacak ve farklı konularda konuşacak gönüllüler ayarlandı. Gönüllülerin bilmediği şey;

Bay iyi arkadaş canlısı ve sıcakken, bay kötü olabildiğince olumsuz ve zorluk çıkaran biriydi. En önemlisi bay iyi ve bay kötüden vücutlarıyla belirli şekillerde hareket etmeleri istendi. Gönüllülerin tepkileri kamera ile takip edilerek akıllarından ne geçtiği anlaşılmaya çalışılacak. Konuşmalar gelişirken çok olağan üstü şeyler olmaya başladı. Bay iyi ile birlikte olan gönüllüler onu taklit etmeye başladılar, bay kötü ile birlikte olanlar ise hiç taklit etmediler. Gönüllüler bay iyiden hoşlandıkları için beyinleri karşıdakini taklit etmeye çalışıyor. Bu bilinçaltı hareket aralarındaki bağı güçlendiriyor. Bilim adamları beyinlerimizin bazen otomatik olarak fark ettiğini ve hatta bazen bize başkalarının yaptıklarını taklit ettirdiklerini biliyorlar. Bilmedikleri şey ise beynin bunu nasıl yaptırdığıdır.

Son dönemlerde araştırmacılar bu konuda olağan üstü atılım yaptılar.

Bu keşfin başkalarının hislerini bilmenin anahtarı olacağına inanıyorlar.

Her şey insanların hareketini gördüğümüzde beynimizde olanlarla ilgili… Bir nehirde köprüye kadar yarışan iki kano ekibini ele alıyoruz.

Yarış başladığında, beynin belirli bir bölgesi yaptıkları fiziksel hareketleri kontrol ediyor. Ama bu bölgede vücutlarını bir sonraki harekete hazırlayan bazı küçük hücre grupları da var. Her hareketin ki bu durumda kürek çekmenin kendine has bir yolu var ve bilim adamlarına göre insanların birbirleriyle nasıl ilişkiye girdiklerini anlamanın anahtarı bu hücreler.

Çünkü bu hücreler sadece kürekçilerin beynini ateşlemiyor, aynı zamanda onları izleyen kişilerin beyninde de tamamıyla aynı şekilde ateşleniyor. Başka bir deyişle bu adamların kürek çekmesine yardım eden hücreler sizin beyninizin içinde de ateşleniyor.

Tıpkı sizde kürek çekiyormuşsunuz gibi, bu yüzden bunlara ayna nöronları deniyor. Ayna nöronları sayesinde, bu adamların yaptığını seyretmekle kalmıyorsunuz, beyninizde aslında onlarla aynı şeyi hissediyorsunuz, üstelik onlar kadar çaba sarf etmeden.

Bu sosyal hayatınızı nasıl etkiliyor. Birinin duygularını bilirseniz, büyük ihtimalle ne düşündüğünü de bilirsiniz. Ayna nöronlarımız diğer insanların beyinlerini okumamıza yardım eder. Beyin okuma başkalarının ne düşündüğünü bilmek ya da en azından tutarlı bir tahminde bulunmaktır. Bu insanoğlunun sahip olduğu en inanılmaz yeteneklerden biridir ve bunu hiçbir görünür efor sarf etmeden yaparsınız. Bir bar ortamında beraber oturan bir kadın, bir erkek ve yakınlarında oturan bir başka erkeği ele alalım. Erkek kadını beğeniyor ve düşünceleri bu yönde, kadın erkeğin ne düşündüğünün farkında ve erkeği beğenmiyor. Yakınlarındaki erkek ise bu ikisinin durumunu anlıyor ve vaziyeti komik buluyor(durumdan memnun). Son olarak bu üçlüyü inceleyen insan(siz), onlar birbirlerinin akıllarını okurken sizde onlarınkini okuyordunuz. Bütün bunları mümkün kılarken beynimizde olan şeyler inanılmazdır. Ayna nöronları ateşlenir ve başkasının duygularını anlamamıza yardım eder. Ama sonra beynin başka bölümleri de tetiklenir. Yüz ifadelerini tanımlamamızı sağlayan bölgeler, geçmişteki deneyimlerimizi hafızaya kaydetmiş olan bölgeler, sonra bütün bu bilgileri bir araya getiren bölgeler ve tüm bunların ne anlama geldiğini söyleyen bölgeler. Buna ulaşmak için beynin bir sürü farklı bölgesi birlikte çalışır ve bu bir anda olur.

İki gün sonra öğretmenimizle kayın validesinin arası biraz daha iyileşmeye başlıyor.  Öğretmenimizin akıl okuma yeteneği, kayın validesini daha iyi anlama ve anlaşmasına yardımcı oluyor.

Öğretmen : – “Geçirdiğimiz iki günden sonra göz temasından anladığım kadarıyla aramızda sorun yok her şey yolunda, her şey düzelecek.”

Akıl okuma sadece tanıdığımız insanlarla olmaz, genelde ne zaman biri ile karşılaşsak, ne düşündüklerini bulmaya çalışırız. Bu bize çok şaşırtıcı şeyler söyleyebilir. Değişiklik olsun diye deneye katılması istenilen aktris Trisha gibi. O, kendisini olabildiğince itici gösterebilecek uygunsuz giysileri bulup alma konusunda ikna edildi. Seçimini yaptıktan sonra habersiz gelip geçenlere ne düşündüklerini soracak.

İnsanlar Trisha’ya gerçeği söyler mi?

Yoksa aklını okuyarak onun duymak istediği şeyleri mi söylerler?

Evet, insanlar ona hep duymak istediği şeyi söylediler, olumsuz hiç bir şey söylenmedi. Sorulan kişiler cevap vermeden önce Trisha’nın aklını okudu ve O neyi duymak istiyor ise onu söylediler. Buda insanlarla daha iyi geçinmek için bu yeteneği ne sıklıkla kullandığımızı gösteriyor. Bu arada sosyalleşme hikayenin sadece başlangıcı, Yaşadığımız dünyayı neredeyse her yönüyle etkileyen insanlarla nasıl başa çıkacağız

Hiç fark etmediğimiz yöntemlerle ne yapacağımıza karar vermeden önce başkalarının ne düşündüğünü anlamaya çalışırız. Akıl okuma ekonomimizi yönetir ve toplumumuzu şekillendirir. Bu da insanların farklı ilgi alanları ve farklı bakış açıları olduğunu anlamamızı ve kabullenmemizi sağlar. Bu sayede kültürel ve dini konularda hoşgörülü davranırız.
Aynı yetenek dünyayı hiç tanımadığınız insanların gözünden görmenizi sağlar. Yaşayan diğer hayatları hayal ederek, resmi edebiyatı ve hatta eğlenceyi yaratabilir tadını çıkarabiliriz.
Ama bütün bunların arasında bizim için en önemli olan şey, sosyal beynimizin bize en yakın kişileri bulma yeteneğidir. Hoşlandığımız, ilgi duyduğumuz, hatta aşık olduğumuz kişileri.

Öğretmen : – “Kayın validem oğluna uygun olduğumu düşünüyordu ve bu evlilik işlerini inanılmaz kolaylaştırdı, çok daha farklı olabilirdi. Galiba kabul edildiğimi anlamak beni gerçekten çok rahatlattı ve sakinleştirdi.”

Kayınvalide: - “O güzel bir kız, nazik ve ilgili, hoş ve ondan hoşlanıyorum. Yani onunla ilgili hiçbir kuşkum kalmadı. O’nunla ilk karşılaşmamızda doğru elektriği alamamıştım ama O’nun da çabalarıyla zaman içinde doğru frekansı bulduk. O’nun için elimden geleni yapacağım çünkü artık O ailemizin bir parçası.”

Öğretmenimiz artık evli, rahat ve mutlu.

Yıllar içinde bilim adamları vücudumuzun farklı bölgelerinin nasıl çalıştığını anlama konusunda büyük ilerleme kaydettiler. Ama birçok yönden beynimiz hep en az anlaşılan bölge oldu, bu çok normal çünkü beynimizden kendini anlamasını istiyoruz. Onu daha iyi anlar ve kullanabilirsek bizi biz yapan şeyin resmi çok daha belirgin olabilir.

Bir sonraki konumuz “Bilinç, Bilinçaltı, Zihin, Algı“…

Not: Bu yazı, gerçekliği ve güvenilirliğine inandığım metin ve belgesellerin, konuyu tamamlayıcı olduğuna inandığım kısımlarının tarafımca toparlanışı şeklindedir.

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>