Ana Sayfa / Edebiyat / Anı / BİLİNÇALTI ÖYKÜLERİ

BİLİNÇALTI ÖYKÜLERİ

Pencereden, sokakta üç kiremit oynamakta olan çocukları görmüş, tam evden sıvışmak üzereyken, avlu kapısında şehirden gelen halasını görerek “Halam geldi! Halam geldi!” diye nidalar atarak karşılamıştı. Koşarak elindeki büyük çantayı almış, içindeki poşetten iyice yumuşamış olan simitlerden birini çıkarmış ve oracıkta yemişti. Halası karnesindeki pekiyileri görünce “aferin” demiş, dedesinin yaz geldi artık sıcaklardan sıkılmasın diyerek Berber Selim’ e götürüp üç numaraya vurdurduğu dikenimsi saçlarını okşamıştı. Akşamüzeri dedesiyle halası aralarında konuşurlarken onu da yanında götüreceğini duyduğunda havalara uçmuştu. Şehirde yaşayan halasını çok severdi çocuk.

Ertesi sabah minibüse binip şehre geldiler…

Halasının evine gelen teyzeler, birbirlerine dantel örnekleri gösterirken, bir kenarda sus pus duran çocuğu görüp, “Aman da pek usluymuş…” demişler ve kendi çocuklarının haylazlığından dert yanmışlardı. Çok geçmeden, çocuk sokağa adım atmış ve diğer çocuklarla arkadaş olmuş, akşam geç vakitlere kadar eve gelmez oluvermişti. Saklambaç oynarken avlularında saklanan, ağaç tepelerinde tüneyen “uslu” çocuğu gören komşu teyzeler, hemen şikayete gelmişlerdi halasına.

Şikayetler üzerine halası çaresini bulmuştu; yeğeninin elinden tutup iki sokak ötedeki camiye götürmüş, imam efendi ile konuşmuştu. Tabi yazın boş gezip haylazlık yapmak yok öyle. Ağaç tepelerinde gezeceğine camiye gidip oradaki kursa katılacak, uslanacaktı(!).

Halası bırakıp gittiğinde cami avlusuna bırakılmış bir çocuk gibi hissetti kendini. Yalnızlığını unutmak istedi ve etrafı incelemeye başladı. İki katlı eski evlere benzeyen caminin avlusunda, kocaman gövdeli bir çınar ağacı vardı. Beyazlı grili mermerden yapılmış şadırvan, ağacın altındaydı. Ağacın hemen dibi toprak, avlunun geri kalan bölümü tümüyle betondu. Şadırvanın kenarında sıra sıra dizili bir sürü takunya vardı. Yabancı gözlerle etrafı süzerken en çok takunyalar ilgisini çekti. Tabanları erimiş, kararmış, lastiği kopmak üzere olan, aralarında tek tük yeni gibi duran bir sürü takunya.

Diğer çocuklarla takunya kapma yarışı yapıp en küçüğünü seçtiği halde minik ayaklarına kocaman geldi. Cami avlusunda ayağında kocaman takunyalarla oradan oraya koşarken adeta “tap dansı” yapıyor gibiydi. Kurs bitip eve dönme vakti gelince o takunyaları çıkarıp plastik pabuçları ayağına geçirdiğinde, markalı spor ayakkabı giymiş gibi hissetti.

Çocuk o zamanlarda bilinçaltına iki tane öykü yazdı…

TAKUNYA

Takunyanın adı eskiden yokmuş…

Taka tak… , tak tuka taka tak… , seslerini duyunca hemen kızan cami hocası;

– İyi takın şunları ayağınıza! … Takın yahu! … Takın ya! … Takın ya! , diye bağırınca avluda koşuşturan çocuklar birbirlerini uyarırken:

– Takun ya! , Takunya! Demişler.

Böylelikle “TAKUNYA” adını almış.

NALIN

Takunyaların arasına birkaç çift karışmış halde süslü bir şekilde duran daha gelişmiş takunyaları gören çocuklar, cami avlusunda bunları kapma yarışı yaparken kendi aralarında;

– Şunu almayın!… Bunu alın!… Şunu alın!… Bu nalın!… Nalın!

Şeklinde konuşurlarken adı “NALIN” olmuş. Hatta ilk önce kapan çocuklar, ayaklarındaki süslü takunyayı göstererek hava atarken “Bak bu nalın” demişler.

Takunyanın daha gelişmiş türüne o zamandan beri  “NALIN” denmiş.

2 yorum

  1. :))))))))))) Ahhhh bu çocukluğumuz yok mu? Ne kadar şanslı bir dönemdik. Doya doya yaşadık çocukluğumuzu.

    0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>