Ana Sayfa / Edebiyat / Anı / BİR DOĞUM ÖYKÜSÜ

BİR DOĞUM ÖYKÜSÜ

Hayat mı insanı olgunlaştırır, yoksa vakitsiz üstlenilen sorumluluklar mı, yoksa yaşanılan çaresizlikler mi? Yaşanan yaşandı, çekilen çekildi, acısıyla tatlısıyla geçti gitti. Kimi zaman acı bıraktı, kimi zaman korku, kimi zamanda mutluluk…

Ebelik çok kutsal bir meslek gerçekten, bunu yaşatarak öğretti hayat bana. İnsan canından can veriyor sanki bu mesleği icra ederken. Çocuk denecek yaşta başladım bu görevi icra etmeye; henüz on sekizimi doldurmamışken. Şu an düşünüyorum da, gönderir miyim kendi evladımı uzak memleketlerin ücra köylerine, hem de böylesi zor ve sorumluluk isteyen bir görevi icra etmeye? Sanırım bu biraz zor… Neyse, bismillah dedik başladık görevimize, bizi nelerin beklediğinden habersiz…

İlk üç yılını Of’un Yazlık köyünde geçirdiğim meslek yıllarımda hiç doğum yaptırmamıştım. Doğrusu hiç üzgün değildim bu konuda, kendimi çok yeterli hissetmiyordum zaten. Yaşlı teyzelerden duyduğuma göre “O daha kendisi çocuk. Ne anlar doğum yaptırmaktan?” diyorlarmış, haklılar da. Bu yaştaki birine nasıl can emanet eder ki insan?

Toplam üç yıl çalıştığım köyden Tonya Kalemli köyüne tayinimizi aldırdık. İşte o zaman karşılaştım asıl zorluklarla. Bir sürü anım oldu. Acı çekmek ve çekeni görmek adına çaresizlik kelimesinin gerçek anlamını işte hayatımın o diliminde öğrendim. Bir canın yaşamasını istemek, gerekirse onun yerine can feda etmeyi tercih edecek kadar kendini kaybetmek… Anlatacak olduklarım tam da bu noktada önem kazanıyor…

Sene 1994, aylardan mayıs… Kutsallığına inandığım mesleğim, artık gerçekten icra etmeye başladığım bir görev haline gelmeye başlamıştı. Yeni tayin olduğum köyde insanlar önceki çalıştığım yere göre daha zor şartlara sahiplerdi. Dolayısıyla okulda edindiğimiz mesleki bilgi ve becerilerimi uygulamalı göstermenin tam yeriydi. Endişeli geçen bir çabanın ardından alnınızın terini silerken bir anneye sağlıklı bir bebeği olduğunu müjdelemek ve o an yüzündeki mutluluk ifadesini görmek dünyalara değer.

Sonunda ben de anne olmuştum. Rabbime şükürler olsun. Sezaryen olmam gerekirken hastanede oluşan bazı olumsuzluklar nedeniyle normal doğum zorunlu olmuştu ve ağrısız doğum olunca kılcal damar kanaması diye adlandırdıkları bir iç kanama çeşidi geçirmiştim. Ölümlerden dönsem de dünya tatlısı bir kızım olmuştu. Tüm eziyetine, sıkıntısına değerdi… Anneliğimin yirminci günü olmuştu ki, korktuğum başıma geldi. Kapım çalındı, doğuma çağrılmıştım… Henüz iyileşmeden ve evde bırakacağım yirmi günlük bir bebeğim varken…

İlk bebeğini eşinden gördüğü şiddet sonucu daha doğmadan kaybetmiş bir anne adayının ikinci gebeliği ve doğum sancıları başlayalı saatler olmuş. Bir bebeğime baktım bir de beni götürmeye gelenlerin yüzündeki çaresizlik ifadesine… Yüreğimin bir köşesi sızlasa da vicdanımın sesini dinleyip, karşılaşacağım zorlukları düşünerek ve dua ederek yola çıktım.

Anne adayı, kayınvalidesiyle ve eşiyle kavga etmiş, yöre halkının “mezire evleri” diye adlandırdıkları yayla evinde tek başına yaşıyormuş. Doğumu da orada yapmayı düşünüyormuş. Gideceğimiz yol iki kat daha uzun ve daha zorlu. Karadeniz Bölgesi bol yağışlı iklime sahip, yollar çamurlu. Uzun süren yolculuğun ardından yayla yolu bitti ve eve geldik. Karşıdan şirin bir görünümü olan “mezire evi”ne girince gözlerime inanamadım. Daha öğle saatleri olmasına rağmen içerisi oldukça karanlık, zemin toprak ve ne halı nede kilim namına hiçbir şey yok. Yayları neredeyse kopmak üzere olan eski bir yatak, bir soba ve birkaç kap kacak…

Bu kadar kötü şartlarda doğum yaptırmak çok zor olacaktı. Üstelik geldiğimi gören yayla komşuları da içeriye girince, tam bir kargaşa oldu. Yüksek sesle dışarı çıkmalarını istiyorum fakat nafile… Sesimi duyan kim? Neyse ki ablası geldi ve herkesi dışarı çıkarmayı başardı. O ana kadar tek tersliğin bu kadarla sınırlı olduğunu sanıyordum, maalesef değilmiş. Kalabalığı görünce, ağrı zaafı denilen olay gerçekleşti ve stresten hastanın var olan doğum sancıları kesildi. Anne ve bebeğin hayatı tehlikede… Meslek dersi hocamız olan Nedret Hanımın “Hemşire yaratıcı olmalıdır!” sözleri geldi o an aklıma. (İçimden kötü kötü söylenmek gelmedi değil)  Haydi buyur sen ol da yaratıcı ol bu durumda. Fakat başka çare yok ve bir çözüm bulmam gerekiyordu, yoksa her ikisinin de hayatları daha çok tehlikede olacak… Hızlı düşünüp bir karar vermem gerekiyordu.

Sonunda bir fikir geldi aklıma; bize ulaşabilecek en yakın minibüs yarım saat uzaklıktaydı, mutlaka çağrılmasını istedim. “Doğum hastanede olacak!”, dedim. Halbuki o anda bildiğim tek doğru varsa oda hasta asla hastaneyi bekleyemezdi maksat doğumu minibüste yaptırmak. En azından düz zemin, aydınlık ve kalabalıktan uzak daha uygun bir ortam oluşturabilirdim.

Bir süre sonra uzaktan gelmekte olan minibüsü görünce ne çok sevinmiştim. Hemen lazım olabileceğini düşündüğüm ne varsa toparladıklarımla ve doğum çantamla beraber zor attık kendimizi minibüse. Kalabalıktan uzaklaştığı için mi yoksa sarsıntının etkisiyle miydi bilemiyorum yeniden başladı sancılar. Büyük bir teselliydi benim için. Adeta küçük ambulansım oluvermişti minibüs… Bir yandan bu fikri aklıma getirdiği için şükrediyordum rabbime, tabii Nedret hocamı da minnetle anmıyor değildim, zor anlarda bile bir hemşirenin çözüm üretebileceğine bizi inandırdığı için. Öte yandan güzel bir sonuca ulaşabilmek için dua ediyor, “Ne olur kurtar bizi Allah’ım…” diyerek yalvarıyordum içimden. Bu arada anne adayı çaresiz yüzüme bakıp “Ne olur kurtar beni” diyordu.

Aslında endişe korku bende diz boyuydu. Ona cesaret ve güven veren ben miyim? Belli etmemek için uğraşırken bir yandan da “hiç korkma sadece dediklerimi yap kurtulacaksın” diyordum. Birkaç dakika sonra minibüsü durdurup şoförü ve hasta yakınına inmelerini söyledim.

Bu arada doğumun yolda gerçekleşeceğini bilen tek kişi bendim. Eğer evde olacağına inansalardı asla minibüs getirmezlerdi… Bu şekilde birkaç sefer durdurdum minibüsü. Artık doğum vaktinin iyice yaklaştığını anladığım an yine durdurdum, Okuduğum duaların sayısını hiç bilmiyorum bu arada… Zira sahip olduğum ne bilgi ne de alet edevatlar başarmama yetmez inancındaydım. Bir ara öyle bir ruh haline girmişim ki; “Allah’ım ne olur şu anda bebeği ve annesini sağ salim kurtarmama yardım et istersen benim canımı al razıyım” diye ettiğim duaya sonradan kendim bile inanamadım. Çaresizlik insana böyle dua ettiriyormuş, yaşayarak öğrendim.

Korku, endişe, panik… Derken sonunda dünya tatlısı bir kız bebek dünyaya geldi. Herkes derin bir nefes aldı “Allah razı olsun, Allah ne muradın varsa versin, Allah evladını sana bağışlasın…” diyerek dua ederlerken duydum insanları. Her ne kadar anne de bebek de sağlıklı kurtulmuş olsalar da yapılabilecek müdahaleler olabilir düşüncesiyle hastaneye götürelim dedim ama nafile… Anneyi ikna etmek mümkün değil! Yalvarıyor ne olur götürmeyin hastaneye, “Elde avuçta para pul yok…” Çaresizliğin asıl başlangıç noktası da zaten yokluklar değil miydi? “Annemin evine götürün beni” diye yalvarıyordu. Mecburen isteğini yerine getirdim ve sağ salim annesinin evine teslim ettim. Gerekli son işlemleri de yaptıktan sonra oradan ayrıldım.

Evime doğru yola çıktığımda; bebeğim aklıma geldi ve o dakikadan sonra içime garip bir sızı düştü. “Allah’ım birde büyük dua ettim ya benim bebeğime bir şey olduysa saatler oldu ayrılalı ne yedi ne içti?”  Yirmi günlük bebek sonuçta anne sütünden başka verilebilecek ne var ki, o gün ki şartlarda köyde bir bakkal bile yoktu. Eve geldiğimde bebeğimin mışıl mışıl uyuduğunu gördüm. “Çok şükür…” diyerek derin bir nefes aldım. Ağlıyor halde bulmaktan çok korkuyordum bebeğimi. Zira o yorgunluğun üzerine birde onun üzüntüsü dayanılmaz olurdu doğrusu. Ama olmadı, şükür mutlu sonla bitti. Bu arada bebeğin ismini benim vermemi istediler; adını Nesibe koydum evde beni bekleyen kızımın ismini…

Bu unutamadığım anımı sizinle paylaşmak istedim. Bir yerlerde birileri şu an buna benzer olaylar yaşıyor ve birileri acı çekiyor, birileri çaresiz, birileri çaresizlikte bile mutlu olmayı başarıyor…

3 yorum

  1. Hayata gözlerini yeni açacak olan insanoğluna uzatılan o ilk ele sahip olmak.
    Ne güzel bir meslek, ne güzel bir şanstır bu.
    Bir hayatı, hayat pahasına kurtarmak, nasıl bir dirayet nasıl bir cesarettir bu.
    İmrendim, hayran kaldım.
    Siz “anı” dediniz, ben “ders” diyerek alıyorum.
    Güzel ve duyguluydu. Teşekkür ederim.

    0
    • Mesleğimi hep çok sevdim, insanları çok sevdim, zor zamanımda birinin yanımda nasıl olmasını istedimse aynı o kişi olmaya gayret ettim ve çok ama çok dua aldım,bu meslek bana Allah’ın bir lütfu diye düşünüyorum, hatta daha da ileri gidip hani bazen hayat düğümlenir ya bazı noktalarda, işte tam da o sırada çözülüverdiğini görürsünüz, hep mesleğim sayesinde aldığım dualar gelir aklıma… Güzel yorumunuz için ben teşekkür ederim.

      0
  2. “İnsan tükenmez” yeter ki gücünü kullansın. Sizin öykünüzde olduğu gibi. İnsan acıları da bitmez. Bunları anlatan öykülerde… Duygulu bir anlatım, kaleminize sağlık.

    0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>