Ana Sayfa / Edebiyat / Anı / BİR MUCİZEYİ ANLAMAK

BİR MUCİZEYİ ANLAMAK

Önceki yazılarımdan birinde küçük bir çocuğun takunya ile nasıl tanıştığını anlatmıştım. Aslında çocuk ben oluyorum fakat hatırlamakta zorlandığım kısımlarda biraz kurgu kattığım için “ben” olarak anlatmamak daha doğru olur kanımca. Bu hikayede sizlere on bir yaşındaki çocuğun, camiye adım attıktan sonra başına gelen ve ileriki hayatına yön veren olaylardan birini anlatmak niyetindeyim.

Camiye adım attıktan sonra birkaç günde bütün sureleri ezberlemiş, okumayı sökmüş, hocanın en iyi öğrencisi oluvermişti. İşte yine o zamanlarda bir çarşamba günü kurstayken öğle namazında tam da secdedeyken yaşanan bir olay ile başlıyor hikayemiz…

İmamın komutuyla diğer çocuklarla birlikte yere düşme yarışması yaparcasına kapanıp secdeye vardığında; yeşil halının üstünde parlak, gri, tam olarak yuvarlak olmayan bir şey gördü şaşan gözleriyle.

“Hayret, demin secdeye vardığımda yoktu, şimdi nereden geliverdi?”

Nohut tanesi büyüklüğündeydi en fazla. Eli secdedeyken çekinerek dokundu. O şey, birden ikiye bölündü. Tekrar dokundu, yeniden birleşti. Bir kez daha dokundu, yeniden ayrıldı. Bu kez üç parçaya bölündü.

“Olamaz nedir bu, Allah’ım?”

Parmağının ucuyla yeniden dokunduğunda daha dikkatliydi. Tekrar birleşti…

“Nedir bu böyle Allah’ım? Namazım da gitti affet beni… Bu bir mucize olmalı! Hem de bana özel mucize…”

Kimseye çaktırmadan eliyle beriye doğru çekti. Halının üzerinde yuvarlanıyordu o şey. Namazı çoktan unutmuş, mucizeyi anlamaya çalışıyordu. Sureleri okumuyor, imamı duymuyor, yanındaki çocuklar eğilince eğiliyor, kalkınca kalkıyordu. Yalnızca son secdeyi hesaplıyordu aklından. Planını yapmıştı; onu alacak ve iyice inceleyecekti…

“Çok şanslı bir çocuğum ben. Şanslı bir kul olmalıyım, yoksa niye bana görünsün?”

Yavaşça eliyle yuvarlayıp dizinin dibine kadar getirdi. Artık daha yakındı o şeye. Başını sağa ve sola çevirerek selam verir vermez o şeyi alarak, gömleğinin cebine koydu ve hızla camiden çıktı. Ayakkabılarını giyerken aklında bir sürü soru vardı…

“Cami uzay gemisi olabilir mi? O şey bu dünyadan değil çünkü. Tabii ya olabilirdi. Uzaydan gelen varlıklar istila etti bizi. Şimdi gizleniyorlardır kesin! ”

Pazarın kurulu olduğu sokakta tezgahların arasında yürürken, gömleğinin cebinden çıkarıp avucunun ortasına getirdi epeyce ağır olan o şeyi. Su damlası gibi sürekli kıpırdıyor, ayrılıyor ve yeniden birleşiyordu avucunda. Burnuna doğru yaklaştırıp kokladı, fakat hiç koku alamadı. Diliyle tatmak istedi, cesaret edemedi.  Sesinin etraftakilerin duyabileceği kadar yüksek çıktığının farkında olmadan kendi kendine konuşmaya başladı;

“Yok, olamaz! Uzaylıların işi gücü kalmadı da camiyi mi buldular? Bu bir mucize, evet kesinlikle mucize! Ben şanslı bir kulum, hem de on bir yaşında göründü bu mucize…”

Etrafındaki insanların ona baktığını fark etti ve deli olduğunu düşünmelerinden korkarak hemen cebine koyup, aklındaki sorularla yoluna devam etti…

Mucizesini o gün kimseye söyleyememişti. Geceleyin uyuduğu odada asılı duran gömleğinin cebinde mi hala diye kontrol etmişti defalarca yatağından kalkarak. Sabah uyandığında biraz başı ağrımış ve midesi bulanmıştı. O şeyden/mucizeden korkmaya başlamış ve kursa giderken sokağın başındaki büyük taşın altına saklamıştı. Akşama kadar düşünmüş, işin içinden çıkamayacağını anlayıp, kurs çıkışında çocuklardan birine kütüphanenin nerede olduğunu sormuştu.

Ertesi sabah uyanınca kursa gitmek yerine İl Halk Kütüphanesine gitti. Kütüphane görevlisine, biraz utangaç bir ifadeyle, “Bir şey öğrenmek istiyorum en iyi hangi kitaptan öğrenebilirim amca?” diye sordu ve ansiklopedilerin yerini öğrendi. İçinde çok bilgi olduğunu ağırlığından anladığı “Meydan Larousses” ansiklopedisinin ilk cildinden itibaren tek tek sayfaları açıp resimlere bakmaya başladı. Resimlere bakarken dikkatini çeken bir resme takılıp yazıları okuyor, okudukça şaşırıyordu.

“Ne çok şey varmış bilmediğim…”

Akşama doğru, kütüphanenin kapanmasına yakın üçüncü cilde geldiğinde buldu aradığı şeyi…

Akşama doğru, kütüphanenin kapanmasına yakın üçüncü cilde geldiğinde buldu aradığı şeyi…

CivaCIVA: Periyodik cetvelin IIB grubuna dahil, gümüş beyazı renkte metal element. Oda sıcaklığında sıvı olan biricik metaldir. Doğada serbest hâlde ve gümüş ya da altın malgaması biçiminde pek az, daha çok zencefre (sinabr) minerali (HgS) şeklinde genellikle İspanya, İtalya, Meksika ve Japonya’da bulunur. Türkiye’de de Ödemiş (Halıköy) ve Konya zencefre filizleri işletilir…

Elementel cıva, termometre, barometre, vakum tulumbaları, flüoresan lambalar, aynaların sırlanmasında, altın ve gümüş üretiminde, tıpta tedavi maddesi olarak, pillerde, diş dolgularında, aşılarda, bazı deri kremlerinde ve eczacılıkta kullanılır…

1 gramı bile öldürücüdür. Elementel cıva, solunum yolu ile absorbe olur. Cıva buharlarının solunması son derece tehlikelidir. Cıva buharları, mono atomik yapıda (Hg) olduğu ve lipitte çözündüğü için organizmada depolanabilir. Cıva saçıldığı malzeme yüzeyi üzerinde kuvvetle bağlanır ve oda sıcaklığında yavaş yavaş görünmeyen, kokusuz ve zehirli bir buhar halinde ortam atmosferine karışır. Elementel cıvanın çok az miktarı (birkaç damlası) bile havalandırılmayan bir odada ciddi miktarlarda zehirli bir atmosfer oluşturur…

Akşam üzeri halasının evine doğru giderken; “Evet, bu bir mucize, edindiğim bilgi ile zehirlenmekten kurtuldum ve bilimin önemini, çok iyi anladım.”, diye kendi kendine söylenerek yürüdü.

Sakladığı yerden “o şeyi” hiç almadı ve o günden sonra daima bilimin ayak izlerini takip etti… Şimdi büyüdü ve sizlerle mucizesini paylaşıyor…

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>