Ana Sayfa / Edebiyat / DUVARDAKİ PORTRE (1. Bölüm)
Duvardaki Portre

DUVARDAKİ PORTRE (1. Bölüm)

Postacıların apartman girişindeki posta kutusuna bıraktıkları bankaların kredi kartı hesap özetini bildiren mektuplarını, elektrik, doğalgaz ve telefon faturalarını, hiç birini okumadan çöp kutusuna attığı pahalı kağıtlara rengarenk basılmış reklam broşürlerini daha sonra inceleyeceğini düşünerek tomarıyla bıraktı çalışma masasının üzerine. Aslında sekreterinin işiydi ama bunun için ona bir şey söylemeyi uygun görmedi; “Çok yorgunum, yemekten sonra söylersin arayanları” diyerek çıkıp gitti bürodan.

Çalışma masasına bırakılan evrakları görünce mahcup oldu Kiraz;  geç kaldığı için posta kutusundaki evrakları almadan çıkmıştı büroya, keşke ortalığı düzenledikten sonra akıl edip posta kutusundan ben alsaydım bunları diye geçirdi içinden. Muhasebeciye vereceği faturaları ayırarak diğerlerini çöp kutusuna atmak üzereyken kim tarafından gönderildiği anlaşılamayan ve içinde kartpostal bulunan bir zarf gördü. Zarfın üzerinde yalnızca adı ve adresi yazılıydı Kemal Beyin. Yılbaşlarında ya da bayramlarda gönderilen zarflara benziyordu. Kapatılmamış olduğu için açmasında bir sakınca olmadığını düşündü ama o anda çalan telefona cevap vermenin telaşıyla elindeki zarfı açmadan koştu kendi odasına. Çalıştığı büroya sıkça gelip giden Metin Beydi arayan, Kemal Beyi sordu, Kiraz, “yemeğe çıktı efendim” deyince “aradığımı söyleyin lütfen” diyerek kapattı telefonu.

Apartmanın arka bahçesindeki ağaçların bakır rengine dönmüş yapraklarına baktı uzun uzun. Lodosla savrulan yaprakların hışırtısı şehrin uğultusuna karışırken, erken gelen güz serinliğini içine çekerek, Kemal Bey büroda bulunduğu zamanlar sesini kıstığı radyodan Zeki Müren’in “Gitme sana muhtacım” şarkısını dinliyordu. Mutluluğumuzu engellemek için, olabilecekken olamayanların bizim istediğimiz gibi olmasını engelleyen biri mi var acaba diye derin düşüncelere dalacaktı patronunun dönme vaktinin yaklaştığını fark etmese.

Büroda konuklarına kakule aromalı tavşankanı çay ikram etmeyi çok severdi Kemal Bey, Baraklı bir arkadaşından öğrenmişti çay demlerken demliğe birkaç adet kakule konulmasını. Arkadaşının babası Arapların mırra dedikleri kahveye koyarmış ama çay demlerken de kullanmaya başlamışlar daha sonra. Posta kutusuna bırakılan evrakları almaktaki ihmalinin hoş görülmesine katkısı olacağını düşünerek kakule aromalı tavşankanı çay demledi Kiraz da.

Kısa bir süre sonra arkadaşı Metin Bey ile birlikte geldi Kemal Bey. Onlar henüz koltuklarına yerleşirlerken çalışma odasına girerek; “kakuleli çay demledim efendim, ister misiniz” diye sordu. “Çok teşekkür ederim, Metin’de sever, getir lütfen” deyince sevinçle mutfağa koştu, aroması bütün büroyu kaplayan tavşankanı çayları getirdiğinde Kemal Bey, imkansız bir olayın gerçekleşmesinin şaşkınlığıyla “Hadi çıkalım, sonra konuşuruz” dediği Metin Bey ile birlikte yıldırım hızıyla çıktılar dışarıya. Kiraz, ne olup bittiğini anlayamamanın merakı içinde Kemal Beyin koltuğuna oturdu farkında olmadan. Demin masanın üzerine özenle yerleştirdiği zarfın açılmış olduğunu gördü. O zarftan çıktığı anlaşılan bembeyaz ipek bir kartta “Kemal, ben Ayşe” yazıyordu yalnızca.

Yıllardır Kemal Beyin çalışma masasının tam karşısındaki duvarda, kime ait olduğunu bilmediği karakalemle yapılmış genç bir kadın portresi duruyordu. Boşandığı eşini tanıdığı için bu portrenin ona ait olmadığını biliyordu ve çok merak etmesine rağmen kime ait olduğunu sormaya cesaret edememişti. İstiklal Caddesinin girişinde Atatürk’ün, Nazım Hikmet’in Deniz Gezmiş’in, Che Guevara’nın ve başka bazı popüler insanların karakalem portrelerini satan saçı sakalı birbirine karışmış bir sokak ressamının yaptığı portrelerden biri olabileceğini bile düşünmüştü. Kim bilir,  belki de gerçekte hiç kimseye ait olmayan bu portre, bilinmedik çağrışımlar yaptırmış olabilirdi Kemal Bey’e.  Yakından bakınca tanıyabilecekmiş gibi yaklaşıp uzun uzun yeniden baktı ama,  Ayşe adında bir yakınının olduğunu bilmediği için herhangi bir ilişki kuramadı kartın üzerinde adı yazılı olan Ayşe ile yıllardır duvarda asılı duran portre arasında.

Kemal ile Metin, daha fazla bekletmekten mahcup olacakları müşterek bir yakınları onları bekliyormuş gibi hiç konuşmadan soluk soluğa yetiştiler Balık Pazarına. Çarşının garsonları akşama hazırlanıyorlardı beyaz örtülü masaların üzerine, içine birkaç dal taze kırmızı karanfil konulmuş vazoları yerleştirerek. Etrafı polislerle çevrilmiş kalabalık gruptan biri var gücüyle bağırarak megafonla konuşuyor ve “idam cezasına hayır” başlıklı bir bildiri dağıtıyorlardı Galatasaray’ın önünde.  Ve tramvayın merdivenine tutunmuş bir genç, matbaadan yeni çıkmış gazeteyi göstererek “yazıyor, yazıyor” diye yeni bir havadisten haberdar etmeye çalışıyordu Beyoğlu ahalisini.

Biri, diğerinin ne söyleyeceğinin tarifsiz merakı içinde, yelkovanı bir daha hareket etmemek üzere 9’u 5 geçe durdurulan saatin bulunduğu pencere önündeki iki kişilik bir masaya oturdular karşı karşıya. Henüz vakit erken olduğu için ikisinden başka kimse yoktu Cumhuriyette. Garson, meze tepsisi ile kızarmış ekmeği birkaç dakika sonra getireceğini söyleyerek iki dilim kavunu, beyaz peyniri ve rakıyı masaya bırakırken “Teşekkür ederim şefim, biz isteyince getir onları” dedi Kemal. Sonra, Metin’in olup bitenle ilgili bir açıklama yapmasını merakla beklediğini düşünerek, “Doksan öncesi bir Mart ayının ilk haftasında İstanbul’dan dönüyordum.” dedi ve derin bir nefes alarak karşısındakinin merakını tahrik etmek istercesine uzunca bir süre sustu. Üniversiteden sınıf arkadaşıydılar ama o tarihte ayrı şehirlerde yaşıyor ve sıkça görüşmüyorlardı; Metin’in kumar, kadın ve içki üçgenine dayalı yaşam tarzı yüzünden. Annesinden kalan miras suyunu çekince Metin uslanmış, Kemal İstanbul’a taşındıktan sonra sıkça görüşür olmuşlardı.

“Doksan öncesi bir Mart ayının ilk haftası Kurban Bayramı’na denk geldiği için uçakta yer bulamadım.  Tarsus’da inip, oradan minibüslerle gidebileceğimi düşünerek Adana’ya giden bir otobüse bindim. En az on onbeş gün vücudu banyo görmemiş, iğrenç bir şekilde rakı ve sigara kokan orta yaşın üzerinde bir adam oturdu yanıma. Unuttum şimdi, galiba Amasya’ya gidecekmiş ama bayram dolayısıyla otobüslerde yer bulamamış o da,  Ankara’dan sonra bulabildiği bir vasıta ile ulaşabileceğini umuyormuş memleketine. Daha İstanbul’dan çıkmadan bir horlamaya başladı ki sorma. Hem o iğrenç koku hem de dayanılmaz bir horlama!…Yakın koltuklarda oturanlar da yanımdaki koltukta horlayan adamı uyandırması için birkaç kez yardım istediler muavinden. Bir de yüzünü bana doğru dönmüyor muydu uyandırıldığında!…Aman Allah’ım sen sabır ver diye nasıl yalvarıyorum bir bilsen?

Metin sabırla dinliyordu arkadaşını, bu anlattıklarının o kartı gönderen Ayşe ile ne ilgisi olabileceğini düşünerek. Öyle ya otobüs yolculuğunda, on onbeş gün banyo yüzü görmemiş orta yaşlı bir adamın iğrenç rakı ve sigara kokusundan duyduğu azabı dinlemek için gelmemişlerdi ki buraya. Bu Ayşe kimdi, zarfı açtıktan sonra Kirazın demlediği kakule aromalı tavşankanı çayı içmeden alelacele neden çıkmışlardı bürodan? Neden başka bir yere değil de Cumhuriyete gelmişlerdi yine. Eğer o zarfın içinde yalnızca adı yazılı olan Ayşe onun için çok değerli değilse büroda değil de Cumhuriyette konuşulacak olan neydi?…

“Biliyor musun, hayat çok basitmiş gibi görünen içinden çıkılmaz bir muamma Metin” dedi uzunca bir suskunluktan sonra. “Ayşe’nin kim olduğunu, benimle ilgisini, o zarfı açtıktan sonra kakule aromalı tavşankanı çayı içmeden bürodan alelacele neden çıktığımızı merak ettiğini biliyorum, anlatacağım” dedi Kemal.

“Hiç unutmadım o yolculuğu, unutulur gibi de değildi zaten. Mola yerine ulaştığımızda akşam olmamıştı daha; o iğrenç rakı ve sigara kokusundan birkaç dakikalığına kurtulmak ve Bolu Dağı’nın temiz havasını solumak için can havliyle otobüsten nasıl dışarı çıktığım da hâlâ aklımda. Aslında neler düşüneceğimi de düşünmüştüm; yaptığım şeyleri, yapmakta olduğum gibi yapmaya mahkum olup olmadığımı, iyiye, doğruya ve güzele nasıl en yakın olabileceğimi, ömrümün kalan kısmında telafi edemeyeceğim hatalardan kaçınmanın yollarını, gezip gördüğüm yerleri, tanıdığım insanları, seher yelini, Çoban Yıldızını, ören yerlerinde unutulmuş öyküleri düşünecektim yolculuk boyunca.

Ben uyuklarken oradaki yolcularını almak için Ankara Garı’na girdi otobüs gece yarısından epeyce önce. Yüzünü iyice göremediğim bir kadın, “İyi yolculuklar, adım Ayşe, Mardin’e gidiyorum” diyerek oturdu yanımdaki boşalan koltuğa. “Ben sigara içmiyorum, siz isterseniz içebilirsiniz” deyince, İstanbul’dan Ankara’ya kadar yanımda oturan o iğrenç kokuları düşünerek, ”Teşekkür ederim, ben de içmem ama bu otobüs Mardin’e değil, Adana’ya gidiyor” deyiverdim düşünmeden.  Farkında olduğunu, Adana’dan Mardin’e bir başka vasıtayla gideceğini söyledi. İstanbul’dan beri iğrenç kokusuna saatlerdir katlandığım adamdan kurtulup çok güzel parfüm kokan yol bir arkadaşına kavuşmak mucizeydi. Düşünmek isteyip de düşünemediklerimi düşünebileceğimi düşünürken, İstanbul’dan Ankara’ya kadar aralıksız yağan yağmur lapa lapa kara dönüştü Kızılcahamam’a varmadan.  Pozantı’dan sonra otobüslerin gitmesine izin vermedi trafik polisleri.

“Bu taraflara ilk defa geliyorum, ne yapacağımı bilemem bu durumlarda, sakıncası yoksa birlikte oturabilir miyiz vakit geçireceğimiz yerde?” dedi Ayşe. Ankara’da yaşayan ve ikisi de doktor olan anne babanın ikinci kızıymış. Ablası gibi eczacılıkta okurken sıkılmış ve fizik mühendisliğini kazanmış üçüncü sınıfın sonunda girdiği üniversite sınavlarında. O nedenle geç bitirmiş okulunu. Sınıf arkadaşı olan Süryani kökenli İbrahim onu yemeğe davet etmiş iki üç ay evvel Ankara’ya geldiğinde. Can güvenliklerinin olmayışı yüzünden birkaç ay içinde ailece İsviçre’ye göçeceklerini söylemiş.  Ayşe’de pişman olmuş sınıf arkadaşının yemek davetine gitmediği için, göçerlerse ve af dilemeden bir daha hiç görüşemezsem kahrımdan ölürüm diyerek kendini suçlamaya başlamış. Bayramı Adana’da, Mersin’de ve Antalya’da yerleşen akrabalarının yanında geçirmek isteyenler daha çoğunlukta olduğu için Mardin’den gelen otobüslerin dolu, gidenlerin yarı yarıya boş olduğunu ve o nedenle Adana’dan Mardin’e giden otobüslerde kolaylıkla yer bulabileceğini öğrenmiş. Güvercinleri yuvalarından edenlerin yanında yer almadığını bilmesini istemiş İbrahim’in, yoksa kendi vicdanına hesap veremezmiş iki cihanda.

Yol trafiğe açıldı şafak vakti. Ayşe, “Hiç tanıdığım yok, Adana’da kimin yanına gidebilirim ki bu saatte, iyisi mi seninle geleyim, başımın çaresine bakarım daha sonra” deyince ne diyeceğimi şaşırdım. Şaşırmak ne, panikledim demek daha doğru. Gün doğarken, genç bir kızla birlikte Mersin sokaklarında beni tanıyan biri tarafından görülmek korkusu olası kuşkularla birleşince katlandıkça katlandı içimde. “Tabii, elbette” dedim çaresiz.

İstemediği şeylerin yapılmasına öfkelenen tanrı, isyankâr bir hasmından öcünü alırcasına tarifsiz şimşekler ve yıldırımlarla alev alev yakıyordu Çukurova’yı. Baharın ucu görünmüştü oysa, eski düşleri anmanın vaktiydi, Atlas Dağları’nın Akdeniz’e doğru uzanan gölgesi ta Mağrip’ten Toroslara ulaşacaktı yakında. Bir eski gezginin ruhu kımıldayacaktı Yılankale’den ve bir kadim sevda sonlanacaktı yılanın zehriyle…

9 yorum

  1. Hikayenizde karakterlerin çizilmesini, birbirine geçişleri çok beğendim. Okuru sıkmadan yeteri kadar detayla okuru olayın içine almışsınız. Diliniz , dile hakimiyetiniz mükemmel…

    Bu bölüm bittiğinde ağzımda devamını hemen okuyamayacak olmanın kekremsi tadı olmakla birlikte, kafamda oluşmuş bir çok sorunun insanın beynini gıdıklayan tadı da vardı. Heyecanla devamını da bekliyorum.

    Mürekkebiniz hiç kurumasın… takuva50

    0
  2. Off çok uzun dedim ilk gördüğümde ancak cümleler akıp gitti farkında olmadan. Merakla ve heyecanla okudum… Kakuleli çayı da merak etmedim değil açıkçası.

    Emeğinize, kaleminize sağlık. Bir sonraki bölümü merakla bekleyeceğim. Hoş geldiniz Takuva…

    0
    • Kusura bakma n’olur, zaman fukarasıyım bu günlerde, şöyle ağız tadıyla bir şeyler yazmak istiyorum ama inan ki fırsat bulamıyorum. Arapların “hel” dedikleri kakule bir Uzakdoğu bitkisi. Büyük marketlerde var. Araplar onu mırra dedikleri kahvede ve bazı tatlılarda kullanıyorlar. Akıcı bir üslup ve kısa cümlelerle öykü yazmak maharet istiyor. Hukuk dili ise tam tersi. O nedenle başarılı olduğumu söyleyemem. Övgü dolu sözlerin için çok teşekkür ediyorum.
      Yazılanları okuyamadım henüz, ama böyle çok yazarlı bir sitenin başarılı olacağına inanıyorum. Hatta yazarların ilginç yazılarından seçkiler yapılarak çok yazarlı kitaplar da çıkarılabilir ileri de. Daha uzun konuşmak umuduyla sana mutluluk, bilgelog’a da uzun bir yayın ömrü diliyorum.

      0
      • Zaman fukarası :)) Ne güzel bir deyim, tuttum bunu da bırakmam … Kakuleyi en kısa zaman zarfında alacağım. Hukuk dili derken?

        0
        • Aylin’cim takuva50 benim sevgili bir dostumdur ve kendisi avukattır. İkimize birden cevap vermiş anladığım… :)

          Kendisinin normal sohbeti bile şiirseldir, onun için ben emindim kendisinden böyle güzel bir yazı çıkacağından… Hatta beklentimin ötesinde hikaye çıktı :) Ama yanılmadığımı gördüm…

          İyi dilekleriniz için teşekkür ederiz… Bir dergi çıkarmak gibi niyetimiz var, belki ileride kitap da olabilir, niye olmasın?

          0
          • Avukat mısınız? Diyecektim lakin yanılmışım olabilirim diye sordum Hocam :))) Ne iyi etmiş, Hoş gelmiş, sefalar getirmiş ;)

            0
          • İyi akşamlar,
            Takuva, avukat sözcüğünün tersten yazılışı. İnternet dünyasına adım attığım ilk zamanlarda kullandığım bir “nick”. Üye olurken, Bilgelog’unda benden bir nick istediği kanısıyla onu yazdım. Yoksa neden kendi adımı yazmayayım?…Eğer değiştirilebilirse hemen değiştirmek isterim.
            Zarafetinden dolayı Ay Işığı’na içtenlikle teşekkür ederim.

            0
          • Halil Bey biz de Aylin’le yani Ay Işığı ile deminden beri ne demek bu kelime acaba diye düşünüyoruz:) Açıklama için teşekkürler :)

            Tabii ki değiştirebilirsiniz…

            0
          • Ben bunu nasıl düşünemedim diye hayıflandım kendime sabah sabah :)))

            0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>