Ana Sayfa / Kişisel Gelişim / ENDİŞE… SEVGİMİZİN BAROMETRESİ
Endişe- Sevgimiizn Barometresi

ENDİŞE… SEVGİMİZİN BAROMETRESİ

Endişeli bir toplumun çocuklarıyız. Öğrendiklerimizden ve yaşadıklarımızdan edindiklerimizle, hayatı şüpheci ve endişeyle yaşamanın gerekli olduğuna inandık. Endişeli ve şüpheci olmalı, kimseye güvenmemeliydik. Hatta kimseye güvenmemek herkese şüpheyle bakmak, bizi bir tık yukarıya bile taşıdı. Çünkü bu biraz da akıllı olmaktı…

Yazının başlığında belirttiğim gibi, sevgimizin barometresi endişe, sevgimizin boyutunu belirleyen de endişenin şiddeti oldu. Çünkü, ne kadar çok ağlarsak ne kadar çok endişelenirsek o kadar çok seviyoruz demek oldu. Karşımızdaki yeteri kadar endişelenmiyor ağlamıyorsa, yeteri kadar sevmiyor demek oldu. Hayata karşı olan endişemiz sevgimizi de içine alıverdi.

Öyle yerleşti ki bu kalıplar her alanda bizi sardı. Endişesiz olmak pek de makbul bir şey sayılmaz oldu.
Örneğin, çocuğu ateşlenen bir babanın endişesiz, paniklemeden, telaşsız yapılması gerekenleri sakince yapmasını yadırgayıp, sevgisini yetersiz bulup suçlar olduk. Parkta çocuğunun eğlenmesini sakin sakin izleyerek takip eden bir anneyi de hiç normal bulmayız. Anne dediğin peşinden koşmalı, “düşeceksin” çığlığını atmalı, sürekli müdahale etmelidir ki anne olsun. Böyle ruhsuz, gamsız, endişesiz, gevşek de anne olunmaz ki! İlginçtir ki ; bu durumlarda hep de tersi yaşanır. O sakin telaşsız gezinen annenin çocuğuna hiç birsey olmaz. Peşinde koşturulan çoçuğa mutlaka bir şeyler olur. Ya düşer ya yaralanır ya da başka sıkıntılar yaşanır.

Endişe içinde olmak, henüz gerçekleşmemiş durumların senaryosunu yazmaktan başka bir şey değildir oysa. Yaşadığımız bir şey olmamasına rağmen, senaryoyu yazıp, rolleri dağıtıp içine girip bir güzel oynamaktır. Ortada olan bir şey olmamasına rağmen, hikayeyi kurgulayarak zihinde öyle bir  inançla besliyoruz ki sonra da perde açılıp oyun başlıyor ve biz gerçeğini yaşıyoruz.

Endişeli olmak yaşamaktan korktuklarımızı durduran bir önlem değil, aksine inancın tamlığıyla istemediklerimizi bize yaşatan durumlardır.Güvenli yaşamayı belirleyen koşullar değil inancımızdır.

Hayatımız zihinlerimizin, inançlarımızın maddeleşmiş haliyse, bizler endişe içinde yaşayarak, korktuğumuz durumları kendimize yaratmış oluyoruz. Yani olmasını istemediğimiz durumların zihnimizdeki kurgusuyla kendimize bunu mutlaka yaşatıyoruz.

Yaşadığımız endişeyi bize hissettiren bilinçaltını bulup dönüştürmek üzere yaptığımız çalışma ile yarınlarımızı daha hafif ve baskısız yaşıyoruz.

Nuray Suyabatmaz

5 yorum

  1. Aslında bu şuna benziyor ” korktuğum şey başıma geldi”. Endişe kavramı bizi negatifliğe itiyor ve bu bağlamda daha çok hatalar yapılıyor. Hata yapmamak için debelendikçe, çekiyoruz üzerimize. Endişe özümüzde var aslında ama boyutu önemli.

    Bir cenazeye gitmiştim, eşini kaybetmişti cenaze sahibi ve durgundu. Bizim toplum ya hemen başladılar konuşmaya , ”şuna bak ya ne kadar sakin üzülmüyorsanda belli etme yani değil mi” diyorlardı? Hadi bakalım buyur buradan yak. Güler misin, ağlar mısın :)) Aslında herkesin üzüntüsünü ya da endişesini,acısını gösterme şekli başkadır. Ama gel de anlat anlatabilirsen!

    Bazen kötü olayları biz çağırıyoruz dünyamıza, endişede bunların başlangıcı.

    Kaleminize sağlık Nuray Hanım, hoş geldiniz.

    0
    • Hos bulduk ayisigi.bizler inandiklarimizi yaratiyoruz korkularimzin inandiklarimiz oldugunun farkinda degiliz.odaklandigimz inanctir gerceklesen . Surekli olmasindan korktugumuz durumlarda odaklandiklarimizdir iste bunu fark ederek Yasarsak yasadigimiz deneyimleri degistiririz . Sevgiler

      0
  2. Nuray Hanım, çok güzel bir anlatım olmuş. Hayattan ders çıkarmak gerek ise birisi de endişelerimizi yenmemiz gerektiği. Yüreğinize sağlık…

    0
  3. güzel bir yazıydı.
    bana kalırsa bizim bir toplum olarak endişeli olma anlayışımız daha çok “dostlar alışverişte görsün” mantığı gibi geliyor. toplum olarak duygu ve düşüncelerimizi dışa vurma da sorun yaşamakla birlikte pekte beceremiyoruz belki de. bu beceriksizliğimizi de daha çok endişe ya da korku ile dışa vuruyoruz. ve en önemlisi biz genelde göstermeyi seven bir milletiz. son yıllarda bu daha da artmış durumda. herkes sahip olmadığı bir hayatın kahramanları gibi yaşamayı ve bunu çevresiyle paylaşmayı istiyor. tabi bu da yabancılaşmanın en büyük göstergesi sanki. bilmiyorum belki de gerçek bir terapiye ihtiyacımız vardır. bak senin için senin adına üzülüyorum krizleri bunlar. bunun en önemli nedeni de sanırım birey olamayan bir milletin kabuslu geceleri yaşıyor olması. umarım birey olmayı kavrayabiliriz.
    güzel yazınız için sağolun.

    0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>