Ana Sayfa / Edebiyat / Anı / GÖZDEN UZAK, GÖNÜLDEN IRAK
Gözden Uzak Gönülden Irak

GÖZDEN UZAK, GÖNÜLDEN IRAK

“Gözden uzak gönülden ırak” demiş atalarımız. Demişler demesine de neden demişler, nasıl demişler muamma. Gözden uzak olan gönülden ırak olsa anneannelerimiz, babaannelerimiz cepheye veya çalışmaya gönderdikleri aslan gibi yarenlerini paşalar gibi bekleyebilirler miydi, yürekleri yangın yeri, cepheden gelecek ucu yanık mektupların yoluna hasret?  Kimi zamanda gele gele ölüm haberi gelirdi özlemlerine inat, geri kalan ömürlerinde  doyasıya bir sevişme arzusunu yüreklerine hapsederek…

Rahmetli anneannem anlatırdı. Bir gün atın üstünde, yağız mı yağız, yakışıklı mı yakışıklı, haşmetli, filinta gibi bir subay gelivermiş kasabalarına. Kasabanın kızlarının hepsi ona hayran ama o bir tek kendisine bakmış, anneannemin dediğine göre. Sonra bakkalın çırağını ulak tutmuşlar kendilerine. Arada nağmeler yollarmış bu filinta subay. Hatta bir keresinde ahırda gizli gizli buluşmuşlar bile. Ne heyecanla anlatırdı bu sahneyi! Ağa kızı olan anneannem zengin esnaf oğluna söz verilmiş ama bizimkinin gözü filinta subaydan başkasını görmüyor. Subayda okumuş etmiş ama zengin değil. Vermiyorlar ona yani. Sen misin vermeyen? Kaçırmış dedem anneannemi. Anneannemin yaşı küçük, acilen evlenmeleri lazım. Anneannem ise süsüne düşkün, “yeni esvap almadan kat’iyen olmaz, üstümdekilerle evlenemem” diye kıyameti koparıyor. Hemen çarşıya inilip lila rengi bir elbise alınıyor da nikah kıyılıyor en nihayet. Sonraları dedem, rahmeti büyükannenin en sevdiği damat oluyor, o ayrı.

Rahmetli dedem anlatıyor. Gönlü öyle yanık ki bu ağa kızına ondan bir kerecik buse almanın uğruna bu süslü, alımlı kızın konağına, yakalanırsa ordudan atılmayı göze alarak, gizlice giriyor bir gece. Hangisi onun odası bilmediğinden, en süslü terlik hangi odanın önündeyse ona dalıveriyor. Başına kadar yorgan çekilmiş hatuna gece karanlığında dikkat etmeden minicik bir buse konduruveriyor yanağına. Yanağına konmuş buseden huylanan hatun dönüyor yüzünü. Dedem bir de ne görsün, yaşlı başlı bir kadın bu öptüğü. Korkusundan topukları yağlıyor telaşla. “Ne bileyim kızım, öyle süslüydü ki, en süslü terliğin onun olacağını  düşünmüştüm ama ailede varmış süs merakı” diyor anlatırken gülerek.

Rahmetli anneannemin anlattığı bu haşmetli, filinta gibi olan dedem anneannemden olsa olsa üç – dört santim uzundu aslında. Anneannem onu gönül gözüyle öyle gördü hayatı boyunca. Anılarını anlatırken de gözlerinde dedemi ilk gördüğü an ki ışıltı hiç gitmedi. Elli seneyi aşan evliliklerinde dedem anneannemi hep “keklik” diye çağırır, anneannemde “Ahmet”ini pek severdi. Avukat olan dedem, ilkokul mezunu anneannemi asla küçük görmez, ikisinin de elinde gazete günlük olayları tartışırlardı her gün. Birbirini olduğu gibi kabulün, saf sevginin özetle aşkın yaşayan simgesi gibiydiler. Bir Ocak sonunda illet hastalığın pençesinde bu dünyaya veda edince Ahmet’i, kekliği de dayanamadı aynı senenin Eylül’ünde göçüverdi bu dünyadan.

Böyle sevdalar yaşanırdı eskilerde. Gözden uzak olan gönülden ırak olmaz, bilakis daha da yakına gelirdi yüreğin sahibi. Atalarımız günümüzü öngördü de mi bu sözü söylediler bilemiyorum. Günümüzde değil cepheye yollayıp aylarca hatta senelerce görmeden geçirmek, daha köşeyi döner dönmez ırak oluveriyor gönüller. Eskiden var olmayan her türlü iletişim araçlarının varlığına rağmen sadece sözlere dökülmüş, kelimelerin içine aceleyle sıkıştırılmış bir duygu olarak yer buluyor hayatlarımızda. Aleni öpüşmelerin, doyasıya sevişmelerin arasından, kendine yer bulamayan aşk usulca süzülüveriyor. Geriye, ölünün arkasından ölü yakınının eline tutuşturulan üç parça eşya gibi, sadece diş fırçası ve alınmış bazı hediyeler kalıyor. Anılar o kadar hissedilmeden yaşanmış ki, torbada yer almıyorlar bile. 

Aşk ise hiç yakını olmayan mevta gibi yalnız başına, yeri belirsiz bir mezarlığa gömülüyor sessizce…

7 yorum

  1. Ne kadar anlamlı bir aşk hikayesi … Evet zamanla yozlaşmış duygular, eksilmiş sevgiliye ayrılan zamanlar… Başka gözler, başka sözler gözler olmuş, sevdiğini söyleyip aranan yabancı gözler…

    Gözden uzak olan, gönülden ırak değildir aslında… Iraklaşan, yabancılaşan duygulardır, yitip gitmeye hazır ruhlardır…

    Emeğinize sağlık Yasemin Hanım , keyifle okudum…

    0
    • Çok teşekkür ederim Ay Işığı…

      Günümüzün duyguyla nadiren buluşabilen aşklarını gördükçe, eskilerin dolu dolu, azı çok yapabilen aşklarına özenmeden yapamıyor insan.

      0
  2. İnanın bu güzel aşkı kıkırdayarak okudum o heyecanı hissttim… Sanırım mutluluk sözcükleri tebessümler bırakıyor yüzümüzde…Yüreğinize sağlık.

    0
    • Teşekkürler Çitlembik…

      Evet, onların aşkı, sevgisi gözle görülür, elle tutulabilen cinstendi. Mutluydular beraber, biz de onların yanında hep mutluyduk. Bulaşabiliyor galiba mutluluk…

      0
  3. “Dediler ki: Gözden ırak olan gönülden de ırak olur…
    Dedim ki: Gönle giren gözden ırak olsa ne olur…”
    Hala kıyıda köşede o eskilerin tadında aşkı yaşayan, tüm hücrelerinde duyumsayan ve kor olup yanmaya razı insanlar var… Altının kıymeti kuyumcudan sorulur derler, belki de o yüzden bu kadar yalnız, bu kadar tek başına, bu kadar hüzünlüler… Belki de bu yüzden, sebepler dairesinde imkansızlığını sezdikleri kavuşmanın hasretiyle için için erir dururlar… İki dünyada birlikte olacakları için…
    Ellerinize sağlık…

    0
  4. Güzel yorumunuz için teşekkür ederim Osman Bey.

    Aşk zaten gerçekten çok özel ve bulunması kolay bir duygu bütünlüğü değil. Ona ulaşabilmek için sabır, tutku, emek ve inanç gerekiyor. Günümüzde anlamını değiştirmiş kavramlar bunlar…

    0
  5. Duru,lirik , masal tadında, tekrar okuma isteği doğuran güzel bir anlatı.Kaleminize sağlık

    0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>