Ana Sayfa / Edebiyat / Gün Türkuaz Rengini Akşamın Karanlık Perdesine Bırakırken
Gün Turkuvaz Rengini Akşamın Karanlık Perdesine Bırakırken

Gün Türkuaz Rengini Akşamın Karanlık Perdesine Bırakırken

Şehir hayatının üzerlerinde kurduğu baskıdan, varoşların gürültücü kasvetinden ve yoksulluğundan bunalan; yüksek binaların arasında nefessiz kalmaktan şikayetçi olan bu insanlar, soğuk hava şartlarına rağmen kırsal yaşamın soluk aldıran ortamında bir süreliğine de olsa baba ocağında sevdikleriyle hem hasret gidermeyi hem de rahat bir nefes almayı seçmişlerdi. Kim bilir belki de içlerinden bir bölümü çalıştıkları işlerinden çıkarılmış işsizlerdi. Bir daha dönmemek üzere gurbeti terk etmişlerdi. Doğup büyüdükleri topraklarda mı kolaydı yaşam, yoksa çocukluklarının yabancısı olan şehirlerin varoşlarında mı? Hangisinin yükü hafif hangisinin yükü daha ağırdı?

Yaşam alanları ve şartlar ne olursa olsun varlığını sürdürmek için direnmek, geçim yükünün ağırlaştırdığı omuzların hafiflemesi için ezilmemek; ve hayatın dayanılmaz bir ıstıraba dönüşmesinin önüne geçmek gerektiğini bilmek lazım. Sadece bilmek de yeterli değildir. Somut adımlar atarak hayatın günlük hay huyunda zor olan yükü hafifletmek adına güne başlamak gerekir.

Şafakta ya da günün tel tel beyaz ve bakır kızılı ortamında veya gün türkuaz rengini akşamın karanlık perdesine bırakırken yola koyulmuş olanların, yolculuğa başlama ve bitirme amaçları aynıdır. İç güdüsel olarak varlığının devamını sağlamak.

Yolun kıvrımlı damarlarını kat edip kırsaldan göç etmiş, eğreti gecekondularda yaşamını güçlükle sürdürme çabasında olanların devamlı bir işi olduğu söylenemez. Günü birlik amele pazarlarında inşaat ve geçici işlerde çalışmak için sıra bekleyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. İşte tam da burada bir insanın yaşamını yönetmesi ve değiştirmesi için irade ve şansa ihtiyacı vardır. İradesi olanın şansı, şansı olanın iradesi olmaz bazen. Bazen her ikisi bir arada bulunur, bazen biri vardır diğeri yoktur. Anadolu insanında her ikisinin de bir arada bulunduğunu söylemek için amele pazarlarından veya işsizlerin toplandığı kahvelerden habersiz olmak gerekir. İstasyonların ve garajların yırtık pırtık insan pazarı olduğunu, binlerce insanın günün her saatinde, su gibi, oralarda kaynaşıp durduğundan da… Oysa hangi şehre gidilirse gidilsin binlerce işsizin sokaklarda avare dolaşmasını görmek olağandır.

Gurbette bazen güneş doğmaz nazlanır. Başka yerlere takılı kalmıştır aklı. Bezende hiç beklenmedik bir yağmur yağar bardaktan boşanırcasına, bereketlidir yağmur. Kimi karayağız delikanlılar tek başına omuzlar yükü, güçlü sanırsınız. Yürekli sanırsınız. Kimi dostundan güç alır, kimi tek dostu olan kendinden.

Günün yorgunluğu sonrasında şehir yaşamı çeker kendine serseri mayınları iştahla. Varoşlar dolup dolup boşalır. Kimi bilinmeyenin cazibesine koşmak için dolaşır neon ışıklarının cezbedici parlaklığında. Kimi içinde anbean kabaran travmayı bastırmak, bildiklerinin içinde, derininde bilmediklerini görmek için.

Düşünce yoğunluğu içinde elimdeki poğaçayı küçük parçalara ayırarak gürültünün giderek artan uğultusunda bitirdim. Geçen sürede kafeteryanın bir parçası olmayı başarmıştım. Zaten benzeri yerlerin yabancısı da sayılmazdım. Yüzlerce öğrencinin, onlarca öğretmenin ve çalışanın içinde görev yapıyordum sonuçta.

Anlayış ve hoşgörünün yüreğimdeki gücüyle etrafıma baktım. Küçük kız ve anasının bindiği otobüs hareket etmek üzereydi. Otobüsün muavini dışarıda yolcu var mı diye bir kez daha kontrol etti. Onlar için yeni bir başlangıçtı belki de yolun sonu. Belki de gurbetin yükünü omuzlamak içindi yolculukları.

İçeride ki gürültü uğultu halini almıştı. Yolculuk sırasında tanışan insanlar koyu bir sohbete dalmışlardı. Kafeteryaya girdiğimde boş bir sandalye bakınmış, eğreti ayaklı tahta bir sandalyeyi almıştım. Elimi atınca ayakları ileri geri sallanmaya başlamıştı. Bağlantı yerleri gevşemişti. Zamanın yıpratıcılığına dayanmaya çalışıyor gibiydi. Gülümsemiş, “umarım oturunca kırılmaz” diye düşünmüştüm.

Bir elimde sandalye diğer elimde poğaça ile selam verip masanın birine yanaşmıştım çekingen. Gürültü o denli yoğundu ki sesimi duyan bile olmamıştı. Bir an bir gariplik hissetmiştim her nedense. Günün bu saatinde gurbetten memleketine gelenlerin sevinçleri gözlerinden okunuyordu. Baba ocağının sıcaklığına hasret kalanların gürültücü konuşmaları kafeteryayı çınlatıyordu. Koyu bir sohbet her masada yerini almıştı. Anlatmak da dinlemek de bambaşka bir zevk, bambaşka bir duyguydu. Oturduğum masada sohbetin konusu gurbette olanların nasıl sıla özlemi çektiğiydi. Sevgiden, insandan, insanca ilişkilerden, hayatın yanılgılarından söz ediliyordu. Bir ömrü kinlerle, kavgalarla tüketmenin ne denli yanlış olduğundan da.

Masanın diğer ucunda çay bardağını elinde sımsıkı tutan iri yarı adam “gurbet acımasızdır” diyordu. “Baba ocağının kıymetini, kadrini bilmek lazım. İnsan yokluğa dayanır, güçlüğe dayanır, insan zulme de dayanır lakin insan gurbet acısına bir an geliyor dayanamıyor. Geride bıraktıklarının özlemiyle yanıp tutuşuyor” diye içini döküyor, dilinin döndüğünce sıla hasretini anlatıyordu.

Sandalyeye oturunca uzun yolculuğun yorgunluğunu anlıyor insan. Tüm vücudum dayak yemiş gibi sızlıyordu.

Masada oturanların dikkatini bile çekmemiştim. Hem koyu bir sohbetin odağında geçmişi tekrar yaşıyorlar hem de gelecekteki planlarını anlatıyorlardı. Bir bakıma tanımadıkları insanlarla yaşadıklarını, duygularını paylaşmaları kendi iç hesaplaşmalarının dışa vurumuydu. Çok değil ama kısa bir süre zarfında bu çetin coğrafyanın insanları birbirleriyle sıkı bir sohbete dalmışlardı.

4 yorum

  1. Hüseyin Hocam, güçlü kaleminizden çıkan her yazı okunası. Daha yoğun duygular içeren bu yazınızdaki anlatımı bir ayrı beğendim doğrusu.

    Kaleminize sağlık…

    0
  2. Hüseyin Bey

    Her yazınız bir öncekinin ötesine geçiyor. Bu yazınızda duyguyu daha yoğun hissettim.

    Duygu yoğun güzel bir gurbet hikayesinde yol aldırıyorsunuz bize.

    Mürekkebiniz hiç kurumasın.

    0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>