Ana Sayfa / Edebiyat / Anı / GURBETİ BEN YAŞADIM!
gurbet

GURBETİ BEN YAŞADIM!

Masada oturanlar çaylarını içerken kendi aralarında sohbet ediyordu. Kavruk yüzlü  orta yaşlarda bir adam dikkatimi çekmişti. Gözlerinin altı mordu. Avurtları çökmüş, sakalları kırlaşmıştı. Renkleri iyice solmuş kabanının yakasını kulaklarına kadar çekmişti. Yüzünü gizler gibi bir hali vardı. Belki de bana öyle gelmişti.

Alaycı bir gülümsemeyle;

“Soğuk değil mi?” diye sordu. Gözlerinde umursamaz bir ışık yanıp söndü. Diğerlerine soğuğu hissetmiyormuşcasına bir bakış fırlattı. Lakin kabanını kulaklarına kadar çeken de oydu. Bakışlarıyla görüntüsü arasında tam bir tezat vardı.

Adamlardan biri söylenenlerle  ilgileniyormuşcasına aynı alaycı tavırla;

Çok” diye söylendi. “Sabah ayazı insanı üşütüyor. Bizim buraların sabah ayazı insanın içine işler… Çoktandır unutmuşum.”

Bir diğeri heyecanla;

“Ben de”, dedi. “Memleketin havasına suyuna hasret kaldık.”

“Gurbette  mi çalışıyorsun?”

“Evet, Antalya’da.”

“Ehh! Sıcaktır oraları, bizim buralara benzemez. Bende Marmaris’te çalışıyorum.”

Kavruk yüzlü olan bir yandan karşısındaki adamın sorularına gülerek cevap veriyor, diğer yandan kendisinden bahsetmeyi ihmal etmiyordu. Oğlu kundakta iken memleketten ayrılmışlardı, şimdi lisede okuyordu. Buraya da bir akrabasının cenazesi için gelmişti. Öbür gün tekrar  dönecekti. Geç kalırsa işinden olabilirdi. İşverenin sağı solu belli mi olurdu, işine zamanında gitmeliydi. Zaten cenazeden sonra burada yapacak bir işi de yoktu.

Borç harç aldığı arsaya gecekondu yapmıştı. Hiç olmazsa kira vermiyordu. Kiracılık zordu. Kirada otururken evin ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Karnı aç, yorgun ve gergindi. Üç katlı müstakil bir evin en üst katında kiracıydı. Alt katta yaşlı ve hasta ev sahibi, onun üstünde de oğlu oturuyordu. Yaşlı adam üst katı kiraya verip gelir sağlıyordu. Adam iyi niyetliydi, fakat hanımı pek kurnazdı. İnsanın yüzüne güler arkasından konuşurdu. Böyle bir ruh yapısına sahip biriyle aynı binada uzun süre oturmak olmazdı. Bu nedenle neyi var neyi yok satıp savmış, aldığı arsaya iki göz bir gecekondu yapmıştı. Şimdi rahattı. Kendi evinde iyi kötü geçinip gidiyordu.

O günleri tekrar yaşıyormuşçasına yüzünde beliren acı bir ifadeyle iki göz evini, ailecek büyük sıkıntılar çekerek yaptıklarını anlattı. Zorlukların üstesinden gele gele, neyin yanlış neyin doğru olduğunu zamanla gördüğünü ve doğru yolu bulduğunu anlattı. Etraftakiler sabırla dinlediler.

Gecekondu da olsa kendi yaptığı evinde oturuyordu ve çalıştığı bir işi vardı. Kimseye muhtaç değildi, aza kanaat getirip şükrediyordu. Sıkıca sarıldığı bir paltosu, ayaklarında kışlık ayakkabıları, belli ki cebinde de yeterli yol harçlığı vardı. Yüzünün gülmesi bundandı.

O anlattıkça diğerleri başlarını öne eğdiler. Yüzlerini avuçlarının içine alıp, fersiz gözlerle etrafa baktılar. Durumu iyi olanlar rahattı. İşi, aşı olmayanlar ise huzursuz. Doğup büyüdükleri topraklar aynıydı, çocukluklarında iyilik kadar kötülük altında da kalmışlar, aynı kaderi paylaşmışlardı. Gün gelmiş kimisi kalıcı bir işin başında bulmuştu kendini, kimisinin de işi yoktu. Bir kısmı başkalarının sayıp değer verdiği bir konuma gelmiş, bir kısmı yoksul beş parasız iş arıyor ya da işinden olmuştu. Kolay değildi bu devirde kalıcı bir iş bulup çalışmak. Yine de güçleri, takatleri hiç tükenmiyordu. Başka da çareleri yoktu zaten.

“Sen Antalya’dan neden geldin?” diye sordu karşısındakine.

Adam sırtını hafiften kamburlaştırmış, göğsü ile masaya sıkıca yanaşmıştı. Boyu uzundu, yüzündeki kırışıklıklar derinleşmişti. Başında iki tutam saç vardı, saçları dökülmüştü. Sakalları uzamış, pantolonu ütüsüzdü. Çayından bir yudum çekti. Ardından derin bir “of” çekip gözlerini çay salonunun uzak köşesine dikti ve ıslık sesine benzer bir ses tonuyla:

“Memleket hasreti”, dedi eliyle çenesini sıvazlayarak. “Bir de bu aralar işler durgun. Ben de hazır işsizken baba ocağını ziyaret etmek istedim.” Gözlerini yere eğdi. Sıkıntılıydı. Gözlerinin etrafında mor çizgiler oluşalı çok olmuştu. Adamın halinden işini kaybetmenin ve işsizliği kabul edememenin verdiği huzursuzluk vardı. Bardağında kalan son çayı bir dikişte içti. Yüksek sesle bir çay daha istedi. Yüzü durgunlaştı. Islak bakışları, etrafına cevapsız sorular yöneltti. Gücünün yetmediği sözleri yutup bir zaman başını öne eğdi. Sonra yorgun rüzgâr gibi esip, titreyen sesiyle konuşmaya başladı.

“İşsizlik zordur. Korkulması gereken  bir şeydir. Korkunun nedeni de bellidir. Çift yürekli de olsan parasızlık insanı yere yıkar. Namerde muhtaç eder. “

“Bir de sür git hastalığı olan biri varsa evde daha da zordur” diye ekledi kavruk yüzlü.    

Bir an bir sessizlik oldu. “Memleket hasretiyle” geldim deyip sonrasında “işsizliğin”  kendisini bunalttığını saklamayan adamın gözlerinde ıstırap yüklü ışıltılar yanıp söndü. Sessizliği yine kendisi bozdu.

“Memleketi ne kadar da çok özlemişimBaba ocağını ziyaret edip, dost ve akrabalarla hasret gidermek bugünlere nasipmiş.”

Konuşmalar karşısında sessiz kalmış, sadece dinlemiştim. Soğuk bir sabahtı, dışarıda hafif bir kırağı göze çarpıyordu. Bir süre sonra güneş etkisini artırırken, gri bulutlar dağılmaya, hava açılmaya başladı. Kafeteryayı mesken tutmuş olanlar da birer ikişer dışarıya çıktılar. Kimisi elinde valizle, kimisi de elleri ceplerinde hızlı adımlarla gidecekleri yere doğru aceleyle yürüyordu. Öğretmenevinin açılması için biraz daha vakit geçmesini bekledim.

4 yorum

  1. Hüseyin Beyin bir iki çalışmasını okumuştum, dikkatimin içinde olan bir yazar…Bugün yayınlanan sekiz çalışmasının tümünü tekrar gözden geçirip okudum. Yolculuğu yazmayı seviyor. Doğal olarak kapsamına yolcular, öğrenciler, çalışanlar giriyor. Mekan olarak da otobüs, çay ocakları, kafeterya ..gibi alanlarda dolanıyor. Bunlar zaten gurbetin geçitleri….Buralarda olduğun sürece gurbeti yaşarsın…Derinleştikçe gurbetin lirizmi bizi daha çok sarmalayacaktır…İyi yoldasın…Kalemine sağlık…

    0
    • Teşekkür ederim “dılo şakir”. İnsan yaşadığını, gördüğünü yazar. Lakin burada dile getirmek isterim ki; yazılarımızda kullanılması için gönderdiğimiz görseller yerine editörün seçtikleri yayınlanıyor. Yukarıdaki görsel benim seçimim değil. Mekan olarak ilk etapta bahsettiğiniz mekanlar geçse de sonraki bölümlerde artık o mekanlar yerini farklı mekanlara bırakacak. Tamamı yayınlanır mı burada onu bilmiyorum. Bel ki ara ara yayınlamakta fayda var. Zaman içinde elbette edebi anlamda, sitenin yayın politikası çerçevesinde değişik yazılar yazılabilir. Ankara’ya selam ve saygılar.

      0
  2. Hüseyin Bey gönderdiğiniz görseli ben burada yayınlanacak ölçüde kırpamadım… Onun için görseli değiştirmek zorunda kaldım. Burada ki yayın ölçümüz 620 x 330′dur.

    0
  3. Yazarlarımız arasında sizden başka görsel gönderen çok nadiren olduğundan hemen hemen tüm görsel seçimleri bize aittir. Bu seçimlerden memnun değilseniz göndereceğiniz görseli 620 x 330 ebadında göndermenizi rica ederim. Site kurucumuz Hüseyin bey kırpabiliyorsa da ben kırpamıyorum… Kendisi şu aralar özel nedenlerle ilgilenemediğinden ben, tek başıma, elimden geldiğince devam etmeye çalışıyorum.

    0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>