Ana Sayfa / Edebiyat / Kadın Algısı 2
Kadın Algısı 2

Kadın Algısı 2

…Atalarımızdan, onların sözlerinden, gelenek denen, çoğu zaman çarpık düşüncelerin çatışmasından doğmuş kabullerden korktuğumuz kadar Allah’tan korksaydık (utanma) her şey daha fıtrata ve evrene uygun olurdu. İyi, kötü, sevapkar, günahkar, düşmüş kalkmış ve her konuda erkek ve kadın eşittir. Bir şeyi erkek yapınca daha az kötü olmaz. Adem ve Havva beraber çıkarılmıştır cennetten…
Kadın Algısı 1” adıyla kaleme alarak anlatmaya çalıştığımız konunun devamı olarak yine toplum içinde kadının yerinin algısı konusunda kanaatlerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Şark toplumları ile Garp toplumlarını birbirinden ayıran özellikler düşünüldüğü zaman, aslında pratikte çok keskin farkların olmadığı gözlenebilmektedir. Kağıt üstünde tanınan haklar açısından her ne kadar Batılı toplumlar daha özgürlükçü ve eşitçi bir anlayışa sahip gibi görünseler de, pratikte Doğu toplumlarından çok farklı değillerdir.

Yukarıda bahsettiğimiz durumun toplumlar içindeki durumu ise, sadece zamanlamayla ilgili farklılıklardan ibarettir. Şark toplumlarında insanlar tepkilerini daha tez canlı olarak uygulamaya koyarak daha heyecanlı bir özellik arz etmektedirler. Oysaki insana yönelik davranışlar, kaba(lık) hat düzeyinde her yerde uygulanmaktadır.

İdealize bir insan tipini dünya üzerinde yaratmak ya da tanımlamak elbette çok mantıklı bir öneri değildir. Ancak; bireyler çok küçük yaşlardan itibaren insan olmanın asgari kurallarını öğrenebilirlerse, topluluk halinde yaşamanın sınırları çizilebilir kanaatindeyim.

Genel çizgilerini oluşturduğunu sandığımız en köklü kültürlerde bile gelenekler, nesilden nesle aktarılan ve üstüne düşünülmeden kayıtsız bir şekilde kabul görmüş kurallar olarak varlığını sürdürmektedirler. Oysaki evrende düşünebilen tek varlık olan insandan beklenen, karşısına sunulmuş olan fikirler üstüne bir değerlendirme yapmasıdır. Kendisine düşen bu görevden kaçmayı kendisine düstur edinmiş olan insanoğlu ise, düşünce süzgecinden geçirmediği ve empati yapmaktan uzak, rahat tavrını sürdürerek kendisine bir anlamda manevi çıkar sağlamaktadır.

Kadın-Erkek eşitliği denildiği zaman birçok kişinin aklına, kadın ve erkeğin psikolojik, biyolojik ve fizyolojik eşitliği gelmektedir. Oysa Kadın Algısı-1 ve Kadın Algısı-2 şeklinde kaleme almaya çalıştığım yazıların, akla gelen bu türden ilişkilerdeki eşitlikle pek bir ilgisi bulunmamaktadır. Bu yazıların amacı bu tür ilişkileri de belirleyen ve zihinlerin altına yerleştirilmiş olan algıyla alakalıdır. Bu durumla ilgili evrenin işlemekte olan sistemine bakıldığı zaman, zaten evrende canlı ya da cansız hiçbir şeyin birbirine eşit olmadığı anlaşılacaktır. Bir kar tanesinin bir kar tanesine benzemediği bir düzende bir kadının bir erkeğe eşitliğinden söz etmek akla uygun bir öneri değildir. Başka bir deyişle elbette hiçbir kadın hiçbir erkeğe ya da hiçbir erkek hiçbir kadına en net şekliyle bir insan bir insana eşit değildir. Her şey gibi her bireyde nevi şahsına münhasırdır.

Atasözleri, hikayeler, nasihatler, semboller ve benzeri yollarla asırlar boyu insanların algısında yaratılan düşünce kalıpları ise bugün tekrar gözden geçirildiğinde, doğruluk ve uygulanabilirlik açısından arızalı bir yapıya sahip olduğu bir takım kalıpları içinde barındırmaktadır. Özellikle “mütekabiliyet” denilen karşılıklı olma duysunu hiçe sayan anlayış, kadın ve erkek arasındaki çizgiyi her geçen gün kalınlaştırmaktadır.

Özellikle Türkiye’de karşılaştığımız kadına karşı şiddet uygulanan olayların altında yatan bütün nedenler de, bu yanlış bağımlılıkların bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir erkeğin, bir kadına şiddet uygulaması – ki birçoğu kadının ölümüyle son buluyor- sadece erkeğin fizyolojik gücü, ya da silah kullanmayı bilmesi/ cesareti gibi nedenlerle açıklanabilir bir olay değildir. Bu durumun yaratılmasında asıl sorumlunun kadınların bizzat kendisi olması ise daha üzücü bir durumu karşılamaktadır.

“Bu durumun yaratılmasında asıl sorumlunun kadınların bizzat kendisi olması ise daha üzücü bir durumu karşılamaktadır.” cümlesi birçok kadın tarafından tek yönlü ve tedirgin edici bir yorum olarak karşılanacaktır. Bu cümlenin neyi ifade ettiğini ise bir örnekle açıklayarak hangi durumu ifade ettiğimi açıklamak isterim.

Her ne kadar dünya üzerinde kadın-erkek eşitsizliği üzerine bir bahis üzerine fikirlerimi yansıtmaya çalışsam da, bir önceki yazımda bahsettiğim gibi Anadolu coğrafyasında yani Türkiye’de gördüğüm algıyı anlatmaya ve gücüm yetip, avazım çıkana kadar bu algının kendi ülkemde esnekleşmesini sağlamak amacındayım. Ülkenin her yerinde bilinçli olarak oturtulmuş birçok arızalı düşünce ortalıkta kol gezmektedir.

Türkiye’de kadın-erkek arasında yaşanılan problemlerin birçoğu ayrılmak/boşanmak üstüne yaşanmaktadır. Ya da haber niteliği taşıyacak seviyeye bu olaylarla yükselmektedir. Türkiye’de kadınların çoğu boşanma durumunda, en yakın çevresinden başlayarak en uzak tanımadıklarına kadar nasıl bir intiba yaratacağı konusunda içsel sıkıntılar yaşamaktadırlar ve bu korku yüzünden de sadece bir kere kendilerine sunulmuş olan ömürleri büyük sıkıntılar içinde geçmiş ya da geçmekte olsa bile bir şekilde evliliklerini devam ettirmektedirler.

Elbette hiçbir evliliğin boşanma ile bitmesini arzu etmemekle beraber, “Gelinlikle girdiğin evden, kefeninle çıkmalısın” gibi bir örnek temenni ve bu temenninin ardına gizlenmiş düşünceye inandırılan kadınlarımız ve onların yetiştirdiği kız/erkek çocuklar, ölene kadar acılarına direniyor ve en sonunda da o dilekteki gibi öldürülüyor. Şimdi bu tür örneklere verilen cevaplar ise genelde şu yönde olmaktadır; “e kadınların birçoğu boşanmak istedikleri için öldürülüyor.” Haklısınız, benimde zaten bu konuda ortaya koymak istediğim düşünce, böylesine sıkıntılı bir yaşam süren kadınlarımızın kendi çocuklarını da bu anlayışa uygun öğütlerle yetiştirmesi sonucunda bu algının nesilden nesile aktarılmış olması durumudur.

Ebeveynler olarak düşünce sistemimizi ve hayata bakış açımızı esareti altına alan bu türden düşüncelerden arındıktan sonra, çocuklarımızı da;

“İnsanlar anlaşamadıkları zaman birbirlerinin hayatını gasp etmemelidirler çünkü ömür sadece bir kere verilir ve insanoğlu dünya denen laboratuvara bambaşka amaçlarla gönderilmiştir.” şeklinde daha insan merkezli bir yapıya çekmeyi başardığımız gün bu sorunların ortadan kalkacağı kanaatindeyim. Mevcut düşünce sisteminin değişmesi ise, çok yönlü çalışmaların ardından gerçekleşecek bir durum olarak, şimdilik problem düzeyinde vicdanlarımızı kurcalamaktadır.

Türkiye’nin genel nüfusunun çoğunlukla Müslüman olmasından dolayı, bu algının hiçbir din anlayışına uymadığı gibi, özellikle İslam dinine hiç! uymadığını da ifade etmek isterim. Her konuda olduğu gibi bu hususta da çözümün samimiyetle taşınacak duygularda saklı olduğu ise akıllardan çıkarılmamalıdır. Samimiyetten kastımın ne olduğunu ise ancak şöyle bir geçmiş örnekle ifade ederek yazımı sonlandırmak isterim; Bir zamanlar sıkça duyduğumuz ve benim hiçbir zaman katılmadığım “ F tipine hayır” sloganını herkes hatırlayacaktır. F tipine hayır demek, A,B,C,D,..G…….Z tipine evet demektir ya da demek midir? Bence samimi olan tavır F tipine değil Hapishaneye hayır şeklinde olmalıdır. Ancak bu düşünceyle mahkum ve mahkumiyet yaratan durumlardan arınabileceğimizi unutmamalıyız.

Son söz;

Algılar üstüne kaleme almaya çalıştığım iki yazımı okuyan, beğenen ve özellikle eleştirileriyle fikir dünyama katkıda bulunan herkese sonsuz teşekkür eder, mutluluk ve mutsuzluğun beklenti dolu mahkumiyetinden kurtulduğunuz U-MUTLU bir yaşam dilerim.

M.R.B.

2 yorum

  1. Yazınızda aslında bir özeleştiri görülmekte. Ortaya attığınız iddiaları sebepleriyle birlikte örneklerle açıklamanız mantıklı. Bir nevi kendinizle tartışmışsınız… Benim aslında hayatım boyunca takıldığım bir soru var. İnsan olmanın asgari kuralları nelerdir, bu kuralları kimler belirler ve belirlenen o kurallar ne kadar doğrudur. Peki bu doğruluk derecesini belirleyenler kimlerdir. Cevap ise yine insanın kendisi sanırım. Çok gerekli midir bir toplum olma, toplumun bir bireyi olmak vs.vs… Toplumlar değil midir bir olup kendilerine ve diğerlerine kötülük yapan, kendinden olmayanı yok etmek isteyen… Canlı dünyasında insan çok gerekli midir…
    Ezberbozan soruların cevapları kabul edilemez olsa da vuku bulan gerçekler diğer canlılardan yanadır. İnsan bencil bir hayvandır ve aslında topluluk oluşturması birbirlerini yememek için oluşturulan, sözde çözüm bulunan, bir olgudur.
    Aslında bu yorum insan algısı üzerine yazıldı. Buradan yola çıkılarak kadının toplum içinde ezilme(…) sebepleri bulunabilir, ki siz de açıklayıcı yazınızda belirtmişsiniz…

    İlk yazınızdaki yorumumda da söz ettiğim gibi kadınlar “en baştan” kaybetti:)

    0
    • Eyvallah… Herkesin yıldızı kalbidir… Topluluk olma halinin şekilleri türlü türlü… Aile, iş vs. her yerde toplanıyoruz ve dağılıyoruz… Hepsinde ise temel şart karşılaştırmalı vicdan duygusundan vazgeçmiş olunması gerektiğini düşünüyorum… Kalbinizden 10 parça verdiniz, ben ise 3 parça verdim.. Burada önemli olan parça vermiş olmak iken, ben 10 verdim o 3 verdi şeklinde bir düşünce , beklentileri ve sonuçları kıyas yapmış olmaya yönlendiriyor ister istemez… Oysaki belki benim bütün kalp parçalarımın toplam sayısı 3 tür ama siz 10′a karşı 3′ü tartışmayı uygun görünce problemler başlıyor… (Sizi tenzih ederim örnek için kusura bakmayın lütfen) Yoksa insan olmanın bir kriterler listesi önermek çok yanlış olur kanımca… Teşekkürler

      0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>