Ana Sayfa / Bakış Açısı / KADINLIĞIN İÇİNDE KALDI ÖZGÜRLÜK

KADINLIĞIN İÇİNDE KALDI ÖZGÜRLÜK

Sabah hazırlanırken kapı çalıyor. Gelen Ayşe’nin gönderdiği kuzeni Gülsüm… Ayşe’nin aksine ufak tefek, çelimsiz, daha sabahın bu saatinde gözünden yorgunluk akan bir kadın bu… Ben Ayşe’nin iri yapısına, al al yanaklarına, her geldiğinde gülen yüzüne alıştığım için yadırgıyorum biraz. Hem tanışmak, hem de ondan beklediklerimi anlatmak için sabah kendime demlediğim çaydan ikram ederek onu oturtuyorum. Salonda koltuğun kenarına eğreti oturuyor. Çekingen, ağzından laf almak kolay değil ama yavaş yavaş açılıyor.

- Paraya o kadar ihtiyacım var ki, Allah razı olsun Ayşe’den,  diyor. Genç gösteriyor, onun için sorma ihtiyacı duyuyorum;

- Evli misin? Çoluk çocuk var mı?
- Boşandım ben abla. İki oğlum var, okula gidiyorlar…
- Baba ne yapıyor? Bakmıyor mu çocuklarına?
- Ne bakması abla? Ben çocuklarıma baktığım gibi bir de onun borçlarını ödüyorum hala, diyor başını ümitsizce sallayarak,
- Ne ödüyorsun adamın borcunu? Sana ne?
- Nasıl ödemeyeyim abla? Hala kayınvalidemle oturuyorum. Başımı sokacak bir yerim yok ki, diyor, çaresiz.
- Ne boşandın o zaman?, diyorum. Bunu dediğime inanamıyorum. Ben, iki kocayı da önüme ardıma bakmadan boşayan ben, böyle bir cümle kuruyorum!
- Ben boşamadım ki abla, o iş tutmaya gidiyorum diye Bursa’ya gitti, başka kadın bulmuş orada, onunla evlenecekmiş, onun için o boşadı beni!

Karşımda her taraftan sömürülen bir kadın…

- Peki, borç ne borcu? diye soruyorum, içki veya kumar çıkacağından neredeyse emin;

- Abla, bu tutturdu konfeksiyon atölyesi kuracağım diye. Borçla iki makine aldı ama işe gitmiyor ki, olmadı tabii battı. Ben gidiyordum ama bir başıma beceremedim abla. İşte ondan sonra Bursa’ya gitti iş bulmaya. Orada tekstilci çok ya, bizimki anlar overlok işinden. Bulmuş da bir iş. Başlarda arada bir geldiğinde para bırakır dönerdi ama sonraları ne gelir oldu ne de para gönderir oldu. Ben onu kayınvalidemin evinde beklerken bir gün mahkeme kağıdı geldi. Boşanacakmış benden. Önceleri boşanmak istemedim. Uzadı dava. Sonra öğrendik ki orada bir kadınla yaşıyormuş, kadından bir çocuğu da olmuş. Evlenecekmiş kadınla. Ben de ne halı varsa görsün diyerek boşanmayı kabul ettim,

diye anlatıyor…

- Kayınvalidem aslında yengem… Amcamın oğluyla evlendirdiler beni. O da beni sokağa komadı. Allah razı olsun. Amcam öldüğü için o da bir kadın başına zaten, onun borç ödeyecek hali yok ama onunla kalabilmem için oğlunun borçlarını ödememi şart koştu. İşte o çocuklara bakıyor, ben de çalışıyorum abla.

- Memnun musun halinden? diye soruyorum ve başını öne eğerek;

- Allah’a şükür abla… Memnun olmayıp da ne edecem? Başka çarem var mı ki?

İçim sızlıyor bu yaşı genç ama ruhu yaşlı kadına. Ne kadar çok kadın var Gülsüm gibi. Önce koca sömürmüş, şimdi de iyilik kisvesi altında kayınvalide sömürüyor bu genç kadını.

- Okuman yazman var mı?
- İlkokuldan terkim abla. Okutmadı ki babam beni. Annem çok istedi ama. Zaten on dört yaşımda da evlendirdiler. Beşik kertmesiymişiz amcaoğluyla. Ama okuyabiliyorum abla, diyor gururla.

İçim ısınıyor bu çocuk kadına. Onun elinden tutup, onun adına bir şeyler yapma isteği ile doluyorum. Ne yapabilirim bilmiyorum ama? Bir tanesinin elinden tutsam kar kardır ama arkada kalan, sesini çıkaramayan binlercesi ne olacak?

Ne garip, aynı topraklarda aynı kültürün içine doğmamıza rağmen, bu kadın içine doğduğu aile yüzünden benden bambaşka bir noktada… Ben ortada herhangi bir aldatma falan yokken sevgi bitti diye kocamı boşarken, o kocasının aldattığını bilmesine rağmen boşanmayı aklına bile getiremiyor. Kocası boşuyor ama ne fayda! Gene kendisinin hiç var olmadığı bir yaşam sürüyor. Kendi huzursuzluklarım şımarıklık gibi geliyor o anda. Bu kadınla çocuklarımız noktasında kesişiyoruz. İkimizde çocuklarımız için kendi benliğimizden vermeye hazırız. Annelik işte…

Halbuki o da bir insan, bir kadın. Her insan gibi onun da büyürken ne hayalleri vardı kim bilir? Hangi coğrafyada doğarsak doğalım hepimiz gibi o da sevip, sevildiği, sağlıklı, güler yüzlü çocuklarla dolu bir aile düşlemiştir en azından. Hepimizin temel ihtiyacı bu; sevmek, sevilmek, ait olmak… Onun üstüne kurulan hayaller ise doğduğun coğrafyaya göre değişiyor olmalı. Ben okuyup meslek sahibi olmayı hayal ederken, onun hayalleri başını sokacak bir ev, kimseye muhtaç olmadan sürülecek bir yaşam ve kendisini seven bir kocadan öteye geçemedi muhtemelen. Oysa ne yetenekler, ne cevherler barındırıyordur. Rahmetli anneannemin seçtiği kıyafetlere bakarken veya ev döşerken yaptığı yorumları dinlerken, okuyabilseydi iyi bir sanatçı olabilirdi diye düşünürdüm her zaman. Öyle doğal bir renk bilgisi ve uyum içgüdüsü vardı ki ama o da, kız çocuklarının okutulmadığı bir dönemde yaşamanın bedeli olarak ilkokulu okumaktan öteye geçemeyenlerden oldu. Ancak içinde öyle kalmış olmalı ki annemin okuması için çok uğraşmış ama yetişme tarzından olsa gerek, annem liseyi başarıyla bitirmesine rağmen üniversiteye gitmeyeceğini söyleyince de, bu başarıyı yeterli bulmuş ve ısrar etmemiş. Gene de annemi, şartlarını zorlayarak da olsa, yabancı dille eğitim veren özel bir lisede okutması bile o devre göre büyük bir aşama. Boynuz kulağı geçer deyimi buradan geliyor galiba. Annemde yabancı lisede aldığı eğitimden sanırım, içine kısıldığı mutsuz evliliğinin de etkisi var muhakkak, benim üniversite okumam konusunda çok ısrarcı olmuştu. Deli doktoru olarak gördüğünden psikoloji okumamdan memnun olmamıştı ama üniversite, üniversite idi gene de. Gelişim böyle bir şey olmalı, kendi doğru bildiklerini aktardığın gibi, kendi eksiklerinden yola çıkarak gelecek nesilde onları tamamlayarak ilerlemek. Böyle böyle ilerleyerek, gelişerek koşulsuz mutluluğa ulaşabilmeli insanoğlu ama dünyanın gidişatı hiç öyle durmuyor. İlerleyen teknoloji insan ruhundaki tüketim arzusunu geliştirdikçe manevi duygular gittikçe daha az yer buluyorlar kendilerine. Bir yerlerde bir yanlışlık olmalı.

Gülsüm’e bakıyorum. Ona bir ev versen, içini çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, televizyon gibi her türlü teknolojik aletle donatsan daha mı mutlu olur? Muhtemelen evet ama bu sefer çalışmaya giderken çocuklara kim bakacak gibi yeni bir sorun çıkar ortaya. Bunun da ötesinde elinde iki küçük çocukla genç yaşında kocasız kalmış bu kadın, evi barkı olsa da, çocuklarını büyütse de, hiç mi okşanmak, öpülmek istemez? Onun payına düşen aşk bu kadar mıdır? Bu kadınların bu tür duyguları yok mudur? İki kelam laf edebileceği, hayatın yükünü paylaşabileceği, sevip, sevileceği bir yoldaş istemez mi? Yoksa toplumsal öğretilerden dolayı bu tür arzularını dile getirmeyi bile ayıp mı sayar? Bastır, bastır nereye kadar? Çok sabır ve tevekkül isteyen bir durum… Kadınlar doğuştan mı sabırlıdır yoksa bu da bir öğreti midir? Ne zor bir hayat! Eve çıksa bu sefer mahallenin adamları musallat olur başına. Biri ile gerçekten bir gönül ilişkisi yaşasa adı çıkar orospuya. Bir ihtimal, konu komşu bu gencecik yaşta boşanmış kadının haline acır da, karısı ölmüş ya da boşanmış bir adamla evlendirirler. Gene kendi tercihi olmayan bir hayata sürüklenir bu sefer. Adam iyi çıkarsa ne ala, yok çıkmadı kaderine küsüp oturur. İnsanın kendi kaderi üzerinde hiç mi söz hakkı yoktur?

Kendime bakıyorum. Gülsüm’ün sahip olmadığı her şey var bende. Hem ev, bark, imkan açısından hem de özgürlük açısından. Ondan daha mı mutluyum? Daha mutlu değilsem de daha rahatım. Orası kesin. Başımda bir kayınvalide dırdırı olmadığı gibi, akşamları kimse bana karışmadan ayağımı uzatma lüksüm var. İstediğim gibi arkadaşlarımla görüşme, gezme özgürlüğüm var. Maslow piramidine göre, Gülsüm ikinci basamak olan güvenlik ihtiyacını tam gideremediği için üçüncü basamak olan sevme, sevilme ve ait olma basamağına geçemediyse de, aynı toprakların kadınları olarak endişeler bazında ortak duygularda buluşuyoruz. İkimizde toplum tarafından alnımıza acımasızca yapıştırılacak “orospu” damgasından kaçmak için hayatlarımızı baskı altına alıyoruz. Başımızda bir erkek olmadan yaşamanın getirdiği kısıtlamalar içinde kendi bildiğimizce özgür yaşamaya çalışıyoruz. Toplumun öğretileri çerçevesinde duygularımızı, arzularımızı dile getiremiyoruz. Bu noktada okumuş veya okumamış olmanın bir faydası yok. Özel bir lisede ve üniversite okumuş olmamın getirdiği tek ayrıcalık ekonomik özgürlük. Çok önemli bir fark ama gene de yeterli değil.

Fazla derinlere dalmadan Gülsüm’e temizlik malzemelerinin yerini, ütüyü gösteriyorum. Yeni bir kapı bulmuş olmanın hevesiyle hemen çalışmaya başlıyor. Ayşe döndükten sonra, ona bu boş gününde çalışabileceği bir yer bulmayı aklıma koyuyorum.

8 yorum

  1. O bunları yaşamayı hakketmemişti. Aldatılmayı… Eğitimini tamamlayamamayı… Yoksulluk içinde yaşamayı…

    Kaleminiz hiç tükenmesin…

    0
    • Çok haklısınız Elif Bilge ama hayat her zaman adil olmuyor maalesef. Belki de gelecek ona güzel şeyler hazırlar.

      Çok teşekkür ederim güzel dileğinize.

      0
  2. Bu asırda hala bunlar var mı diyemeyiz.. Hayatın gerçekleri bunlar… Görüyor ,duyuyoruz…

    Sabır sadece kadına has değil tabi ki ama belli ki bizim hamurumuzda daha fazla… Sabrın üzerine bir de şiddet var… Bunun içinde sabreder kadın… Toplumun bakış açısı ise ne zaman değişir bilinmez maalesef…

    Haberlerde sürekli şiddet mağduru kadınlar var, gazetelerde baş sayfalarda… Bu hikaye de şiddet içeriyor aslında… Psikolojik şiddet ya da toplumsal şiddet… Güzel bir konu işlemişsiniz, emeğinize sağlık…

    0
    • Teşekkürler Ay Işığı…

      Bu şu anda yazmakta olduğum romandan bir bölüm. Bir kadın hikayesi olacak. Kadınların üzerindeki toplumsal baskıyı anlatmaya çalıştığım bir roman. Özellikle de boşanmış kadınların…

      0
  3. Nazım Hikmet “kadınlarımız” isimli şiirinde“…Anamız, avradımız, yârimiz. Ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen… Ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen …Ve ekinde, tütünde, odunda ve kara sabana koşulan kadınlarımız”..
    Kadını özellikle Anadolu kadınını ne güzel ifade etmiş. Oysa kadın bir ana, bir eş, bir ana, sevgili,töreye kurban edilen, ayağının altında cennet olandır. Yüzyıllar boyu kadri bilinmeyen horlanan, aşağılanan, dövülen kadınlarımız. hayat standardı elbette köy ve kentlerimizde farklı olsa da, sizin de yazınızda ifade ettiğiniz gibi endişeler farklı gibi görünse de sorun tek. Ülkemizin kanayan yarası ve seçilen basiretsiz politikalarla önlemeyen cinayetler gün geçmiyor ki, gündemden düşmesin. Yasemin Hanım emeğinize yüreğinize sağlık. Kaleminiz daim olsun.
    selam ve sevgiler.

    0
    • Nazım Hikmet’in çok sevdiğim bir şiiridir… Ne iyi ettiniz de yazdınız.

      Beni üzen eskiden daha değeri bilinen kadınlarımızın gün geçtikçe değer yitirmesi. Kadınımızın eşit hak ve özgürlüklere sahip olabilmesi için herkesin çabalaması gerektiğine inanıyorum.

      Güzel yorumunuz ve dileğiniz için teşekkür ederim sevgili Yaren…

      0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>