Ana Sayfa / Edebiyat / Kurgu / KIRMIZI BİSİKLET
Kırmızı Bisiklet

KIRMIZI BİSİKLET

Sabah saat 06.30, güneş yavaş yavaş sıcaklığını bir kenar mahalle olan (…)’ın üzerine tüm sevecenliğiyle dağıtmasına rağmen kış ayının baskısı altında kendisini sadece bir ışık dansı olarak hissettirebiliyordu. Mahalle evleri karmaşık bir şekilde bir çocuğun oyuncaklarını dağıtması gibi kimi zaman üst üste, bazen de tek başına bir köşede durmaktaydı. Evler sanki yıllar öncesine aitmişçesine yalnız, çürümüş ve bir o kadar da eskiydi. Evlerin bacalarından çıkan kömür kokuları kış soğuğunun ve işlerine gitmek için güne merhaba diyen insanların habercisiydi. Bir felakete maruz kalmış ve doğanın gücü karşısında yenik düşmüş harap bir kenti andıran mahalle, sanki bir vücudun yer yer sarılan uzuvları gibi hasarlı, defalarca kopmuş zedelenmiş ama her seferinde yerine alınamayan yenisi gibi onarılmaya çalışılmış bir palto gibi yamalıydı. Bunu süsleyen çamur, pislik ve öylesine serpilmiş ağaçlar tablonun tamamlayıcısıydı.

Bir ev, mahallenin diğerlerinden biraz daha yüksek olan bir tümseğinde diğerlerinden pek bir farkı bulunmayan, eski, çürümüş, boyası atmış duvarları artık birçok şeyden elini eteğini çekmiş görmüş geçirmiş bir adamın kırışıklarla dolu, çatlamış, olgunluk ve sevecenlik dolu suratını anımsatıyor, çatısı ise kırlangıçları bile kendisine güldürebilecek gibi gözüküyordu. İki küçük pencereden birisi Ahmet Bey’in zaman zaman canı sıkıldığında kenarına oturup hayallere daldığı, evleriyle, görünümüyle ve yaşamlarıyla tamamen farklı olan insanların evine, diğeri de evinin hemen yanındaki inatçı iki kavağa ve ufak tefek çalılıklarla dolu araziye bakıyordu. Küçük bir evdi, diğerlerinden belki biraz daha küçük. Üç kişinin sığabileceği kadar bir oda, kapısının küçük, uzun olan bir boşluğa açıldığı ve mutfak olarak kullanılan daha küçük bir oda ve oraya da bağlantılı tuvalet ve banyo olarak kullanılan kısım, işte hepsi bu kadardı. Aslında burada mahallelerdeki evler hemen hemen aynı boyuttaydı, hepsi de isimlerini onaylarcasına bir gecede özenmeden öylesine yapılmıştı belki de.

Fatma Hanım sabahın ilk ışıklarıyla kalkmış, tüm gece yanarak soğuyan sobanın içine birkaç odun atarak, ateşi şahlandırarak, Şamanları kıskandırırcasına kükretmişti ateşi. Dünden hazırladığı çorbayı’ da sobanın üzerine koyarak, Ahmet’e seslenmeye başladı.

— Ahmet, Ahmet hadi uyan artık, saat yedi buçuk oldu. Sobanın sıcaklığıyla iyice gevşeyen Ahmet hafifçe açtığı gözleriyle eşine bakarak.

— Tamam, dedi ve başını tekrar yastığa koydu.

Fatma, eşinin ardından oğlu Hasan’ın yanına giderek saçlarını okşadı ve hafifçe seslendi oğluna.

— Hasan oğlum kalk hadi yoksa okula geç kalacaksın dedi.

Hasan kahverengi küçük gözlerini açarak, annesine gülümsedi.

— Tamam, şimdi kalkıyorum diyerek cevap verdi annesine. Fatma oğlunun kalktığından emin olarak, mutfağa gitti. Hasan her zamankinden daha çevik bir hareketle yer yatağından fırladı, babasına şöyle bir bakıp ses çıkarmadan kapıyı açarak annesinin yanına gitti.

— Anne bak ben kalktım diye gülerek seslendi.

— Ne yapıyorsun? Üşüteceksin sonra, diyerek azarladı sevgiyle, sobanın yandığı odanın sıcaklığından hiç eser yoktu burada.

— Anne

— Efendim oğlum.

— Akşam yine mi yağmur yağdı.

— Evet, evet de gidip üstünü giysen iyi olur.

— Niye kar yağmıyor anne?

— Bilmiyorum oğlum. Ama kar yağsa hiç fena olmaz. Odun kömür iyice azaldı dedi yavaşça ve ekledi. Bırak şimdi yağmuru, karıda git üzerini giy, hastalanacaksın.

— Tamam, tamam. Ama sana bir şey daha soracağım dedi çekinircesine.

— İşte yine tuttu gevezeliğin. Çabuk ne söyleyeceksen söyle de içeri girelim artık.

— Babam söz vermişti hani. Bisiklet alacaktı ya, karnen iyi olursa demişti.

— Evet, ne oldu?

— Karnem iyi işte, bisikleti alabilir şimdi? Dedi. Gözleri umutla parlıyordu. Soğuktan titreyen bedenini umursamazcasına

— Unuttun galiba. Okul kapanınca demişti. Zaten kış geldi yavrum, nerede süreceksin bisikleti?

— Canım babam alsın da yazın sürerim. Hem bak Ali her gün sürüyor dedi, Hasan annesinin cevabını kabul etmezcesine. Fatma suskun ne söyleyeceğini bilemedi önce.

— Bakma sen ona. Hadi şimdi git de üstünü giy. Bisikleti de sonra alırız.

Bu sırada Ahmet kapıyı açar. Birden vuran hafif soğuk ekşitir yüzünü.

— Ne yapıyorsunuz ana, oğul, benimi çekiştiriyorsunuz yoksa. Ne o Hasan oğlum sıcak mı bastı? Dedi gülümseyerek oğluna.

— Yok, baba şey… Diyerek eğdi başını Hasan

— Neyse boş ver. Hadi su dök de elimi yüzümü yıkayayım. Hasan tamam diyerek annesinin kendisine uzattığı küçük güğümü aldı ve babasının peşinden dışarı çıktı. Yavaşça babasının eline dökmeye başladı.

— Dök bakalım. Ne anlatıyordun annene.

Hasan şaşkın ne diyeceğini bilmeden

— Bir şey yok baba diyebildi sadece.

— Emin misin?

— Hı, hı diyerek başını sallayan Hasan omzundaki havluyu uzatarak, güldü babasına.

Ahmet yüzünü kurulayarak içeri girdi, Hasan da bu sırada tüm dikkatiyle babasını izliyordu. Fatma sofrayı hazırladığını ve içeri geçmelerini söyledi. Bunun üzerine baba oğul içeri girip sofraya oturdular. Hasan kendisine uzatılan çorbayı önce üzerindeki buharı ve kokuyu babası gibi içine çekti ve ekmeğini parça parça kopararak içine doğradı yine babası gibi. Kendisini hep babasına benzetirdi. Onun gibi yakışıklı olacaktı büyüyünce, annesi de öyle söylememiş miydi, aynı babasıydı o.

Onlar çorbalarını içerlerken dışarıdan bir ses geldi.

— Hasan Hasan kalkmadın mı daha?

Hasan yerinde duraksadı bir an, sonra yerinden kalktı, gelen Ali’ydi. Çantasını kapattı, tam çıkmak üzereyken babası kolundan tutup

— Önce tabağını bitir, sonra çıkarsın. Söyle Ali beklesin.

— Tamam diyerek pencereye yöneldi, açtığı pencereden

— Beş dakika bekle geliyorum dedi.

— Ama çabuk ol diye cevap verdi öteki.

Hasan Ali’yi duymamış, pencereyi kapatmıştı bile, çorbasını kendisinden hiç beklenilmeyecek bir hızla bitirdi  ve annesine “eline sağlık” diyerek çıktı dışarı. Hasan  koşarak evden uzaklaşan Ali’ye yetişti ve beraber yürümeye başladılar. Ali mahallenin diğer çocuklarına  hiç benzemezdi. Çocukların çoğu siyah, gür  saçlı, soluk benizli  ve yüzlerinde hep bir tokat izi varmış gibiydi. O ise tam tersine sarı saçlı ,mavi gözlü ,al yanaklı ,her an sağlıklı her an canlıydı. Herhalde bu Çerkez annesinden kaynaklanıyordu. Garson olan babası lüks bir lokantada çalışıyor, oğlunu el üstünde tutuyordu, e  nede olsa iki kızdan sonra dünyaya gelmişti.

İki çocuk çamurlu yolda bata çıka okula gitmeye çalışıyordu. Hasan Ali’ye döndü, ödevi yapıp yapmadığını sormuştu ama Ali başka bir şey söyledi

— Biliyor musun bisikletimin tekeri patlamış babam bugün yaptıracak, sen de alsan da beraber binsek, baban sana bisiklet alacak değil mi? dedi, hafif gülümseyerek.

Hasan önce yere baktı, sonra ona dönüp

— Bisikleti mi alacak tabi az önce söyledi, ne renk istediğimi bile sordu.

— Yalan söylüyorsun yine?

— Niye yalan söyleyeyim ki, az önce konuştu işte.

— Baban yalan söylemiş sana alamazsın dedi Hasan’ı iterek.

— Babam yalan söylemez alacak işte, hem sen nereden biliyorsun diyerek elini kaldırdı gözdağı vermek istercesine.

— Nereden mi biliyorum. Babam söyledi, senin babanın o kadar parası yokmuş?

—Asıl senin baban yalancı, alınca görürsün diyerek sustu. Ali ne derse desindi, alacaktı işte babası, çünkü söz vermişti, hem dersleri de iyiydi. Bu sırada Hasan’ın gözleri sulanmıştı. Bunu gören Ali kahkaha atarak;

— Ağlıyorsun dedi.

Hasan Ali’ye bakıp “Sen de babanda yalancısınız işte“ diyerek koşmaya başladı ve okul önündeki diğer çocukların arsına karıştı.

Ali önce biraz koştu peşinden ama gözden yitirince arkasından;

— Yalancı sensin, benim babam yalan söylemez, alamayacaksınız işte diyerek bağırdı ve yere tükürdü.

Bu sırada Ahmet evden çıkmak üzereydi. Fatma yer yer yamalı, yıpranmış eski paltosunu askılıktan aldı ve eşine giydirdi. Ahmet cebinden çıkardığı bir miktar parayı eşine uzattı. Ama karısının yüzündeki üzgün ifadeyi görünce;

— Neyin var. Diye sordu hafif bir sesle.

Fatma simsiyah gözleriyle eşine bakarak

— Hasan, şeyi söyledi sabah.

— Bisikleti mi, merak etme duydum, üzülme bir çaresine bakarız. Diyerek gülümsedi ve karısının yanağından öperek evden uzaklaştı.

Ahmet mahallenin çamurlu yollarında yürürken etrafına hiç bakmıyor, hatta her sabah alışık olduğu gibi söylenmiyordu, insanlar yanından geçiyordu ama o ne onlara ne de kendisine söyledikleri sözleri duyabiliyordu. Oğlu bir an olsun aklından çıkmıyordu. Biricik oğlu bisiklet istiyordu, ama nasıl çocuk ne anlatsam da anlamaz, iki gün sonra yarıyıl tatiliydi. Avans çekmek istese vermezlerdi, verseler bile, maşı neydi ki zaten, ancak yetiştirebiliyorlardı. Ahmet omuzlarının ağırlaştığını duyumsadı. Yer yer beyaz olan saçlarına o farkında değilken yenileri eklendi. Otobüs durağına gelmişti bile. Kalabalık otobüs durağı, daha bir çoğalmıştı sanki. Uykulu şişmiş gözler umursamıyordu kimseyi, herkes kendi halindeydi.

— Ahmet dalmışsın yine, ne o Karadeniz’de gemilerin mi battı yoksa dedi bir ses Ahmet yöneldi. Bu komşusu Melih’ti.

— Hiç sorma paraya ihtiyacım var ağabey.

— Hepimizin yok mu sanki.

— Yok, ağabey öyle değil ya. Bizim oğlana bisiklet alacağım, ama para yok.

— Ne bisikleti, bu havada mı?

— Çocuk işte anlamaz ki ağabey

— Avans çek o zaman.

— Yok, ağabey geçen gün sekretere bile vermediler. Bana zor verirler.

— Öyle düşünme, yıllardır ordasın sen, yine de bir dene eğer alırsan bana gel bir arkadaşım var, ucuza bir şeyler alırız.

— Ne kadar olur ki

— Nereden bileyim canım, hele sen para işini hallet, sonrası kolay.

— Tamam, ağabey sağ ol, dediğin gibi olsun dedi. Ahmet bu sırada gelen otobüse bindiler itiş kalkış. Ahmet de aklında avansı nasıl ve ne zaman isteyeceğini düşünüyordu.

Ahmet öğlene kadar sıradan işleriyle uğraştı, ana bir türlü avans için uygun gördüğü bir an olmadı. Saat bir buçuğa doğru yemekten sonra patronun yanına gitmeye kara verdi. Fatma ise Ahmet in ardından ortalığı düzeltmiş, eline aldığı nakışı işlemeye başlamıştı.

Ahmet kararlaştırdığı gibi yemekten sonra patronu Necdet’in her öğlen muntazam içtiği orta şekerli kahveyi hazırlayıp odasının kapısını çalarak içeri girdi. Necdet koltuğunda hafif yayılmış olarak elinde bir şeyler okuyordu.

— Ha yaşa Ahmet, bende tam senden bunu isteyecektim diyerek uzatılan kahveyi eline alarak bir yudum içti ve ardından devam etti.

— Vallahi Ahmet bu kahveyi senden iyi yapan birisi yok herhalde, inan yengen bile bu kadarını beceremez, aramızda kalsın ha bu, duyarsa öldürür beni diyerek bir kahkaha attı.

Ahmet onun neşeli olmasından cesaret alarak.

— Afiyet olsun efendim. Şey benim bir isteğim olacak da.

— Tabi, söyle Ahmet emret.

— Mümkünse biraz avans çekebilir miyim?

Necdet kahvesinden bir yudum daha aldı ve bir an durduktan sonra;

— Avans demek. Valla Ahmet durumları biliyorsun, alacaklar, verecekler, ödenecekler falan, bir sürü şey var. E ortalığı da biliyoruz, birçok yer kapısına kilit vurdu. Bizde birçok yerden alacaklarımızı tahsil edemedik.

Ahmet olduğu yerde titremeye ve terlemeye başladı. Yaptığından pişman eğdi başını yere;

— Özür dilerim, düşüncesizlik ettim efendim, ama diyebildi sadece

Necdet Bey Ahmet’e baktı. Süzdükten sonra

— Neyse hesapları bir kontrol edeyim. Yarın ben sena haber veririm, olur mu?

— Aman efendim, sıkışıksak…

— Sıkışığız da o kadar değil herhalde, merak etme bir şeyler yapmaya çalışırım. Ama kesin bir şey söyleyemem şimdi. Olur, mu dedi Necdet kaşlarını hafif çatıp, gücünü vurgulamak istercesine.

Ahmet teşekkür edip odasından çıktı, Necdet Bey’in.

O gün Ahmet oğlunun mutlu yüzünü hayal ederek akşamı zor etti. Paydostan sonra ortalığı toplayıp dışarı attı kendisini. Karanlık hava umurunda değildi, eskisi gibi çamura söylenmedi, otobüsün sıkışıklığını şikâyet etmedi, işine lanet yağdırmadı. Keyfi yerindeydi. O kadar mutluydu ki kahkaha atmak istiyordu. Mahallesine geldiğinde saat sekize geliyordu. Mahallenin her zamanki kömür kokusunu duyumsadı bile, evine gelmişti, kapıyı çaldı

— Kim o?

— Benim Ahmet demesiyle kapı açıldı. Fatma’yla gülümsediler birbirlerine ve eşi paltosunu aldı eşinden ve astı. Ardından Ahmet odaya girdi. Yüzüne muhteşem bir sıcaklık vurdu. Oğlu yerde ders yapıyordu.

— Nasılsın oğlum? Diye sordu oğlunun saçlarını okşayarak.

— Sağ ol baba, ders yapıyorum? Diyerek karşılık verdi Hasan.

Fatma da eşinin ardından içeri girip;

— Aç mısın Ahmet?

Evet, yanıtının ardından tekrar mutfağa girdi. Ardından Ahmet’te kalktı.

— Fatma

— Efendim Ahmet

— Tamam, galiba o işi hallettim.

— Hangi işi Ahmet

— Şist, bisikleti işte anlasana

— Gerçekten mi? Parayı nerden buldun peki? Diye sordu Fatma

— Avans istedim, sanırım yarın alacağım dedi neşeyle.

Fatma birazcık kaygılandı. Ahmet bunu sezince;

— Ne oldu?

— Ahmet avans çekeceksin ama bir ayı nasıl geçireceğiz?

— Bir yolunu buluruz merak etme diyerek eşinin yanağından öperek odaya girdi. Fatma içini çekerek yemeği hazırlamaya başladı.

Ahmet sobanın yanına oturup ders yapan oğlunu izlerken Fatma da sofrayı hazırlıyordu.

— Hadi Hasan gel yemeğini ye sonra yaparsın dersini dedi Fatma.

— Tamam anne diyerek oturdu sofraya. Yemek sırasında Ahmet zaman zaman Hasan’a bakıp gülüyordu. Hasan bunu fark eti ama hiçbir şey söyleme cesaretini gösteremedi. Bir müddet sonra Ahmet;

— Derslerin nasıl bakalım?

— Çok iyi baba, herhalde teşekkür alacağım.

— Ha iyi iyi. Sen sözünü tutuyorsun demek.

— Evet, baba, tutmaz mıyım diyerek annesine baktı.

— Bisikletin ne renk olsun isterdin, demesiyle Hasan babasının boynuna atıldı.

— Kırmızı baba, kıpkırmızı olsun, Ali’ninkinden bile daha kırmızı olsun diyerek annesine sarıldı bu kez. Sonra yine babasına sarılıp öptü.

— Dur dur bu kadar sevinme. Alacağım demedim. Sadece alırsam rengi ne olsun diye sordum dedi Ahmet neşeyle.

— Olsun. Kırmızı olsun baba kırmızı diyerek yerinde zıpladı dakikalarca.

— Hadi otur da yemeğini ye oğlum dedi annesi.

Fatma yatakları hazırladı yemekten bir müddet sonra Hasan mutluluktan yerinde duramıyordu. Ta ki bu hareketler onu yoruncaya kadar sonra yatağına uzanmasıyla uyuması bir oldu. Fatma uyuyan oğlunun üzerini iyice örttükten sonra öpüp eşine döndü.

— Ahmet hani bu ay kendine palto alacaktın. İyice eskidi biliyorsun.

— Boş ver, birkaç ay daha idare ederim. Hem o kadarda eski değil dedi paltosuna bakarak.

— Ama Ahmet

— Aması yok. Şu avansı alırsam, Melih’le bir arkadaşına gidip oradan ucuza alacağım.   Hasan çok sevindi öyle değil mi?

— Evet dedi Fatma eşinin elini tutarak. Daha sonra evde tek duyulan yanan sobanın çıkardığı hırıltılardı.

Sabah Fatma yine erkenden kalkmış çayı ocağa koymuş, her zamanki gibi sobaya birkaç odun atmıştı. Bu sırada çağırmadan kalkan oğlunu gördü.

— Ne o erkencisin?

— Olur, mu anne, ben hep bu saatte kalkarım dedi Hasan

— İyi öyle olsun. Hadi sofrayı hazırlayıp babanı da kaldıralım dedi

Fatma mutfağa gitti.

— Baba, kalk hadi, çay hazır diyerek babasını çekiştirmeye başladı. Ahmet yerinden kalkarak oğlunu öptü ve su alıp gelmesini söyledi. Bu sırada Fatma kahvaltıyı hazırlamıştı bile, baba ve oğulda sofraya oturdular. Hasan dikkatle saate bakıyor, Ali’nin seslenmesini bekliyordu. Hatta bu sırada kendisiyle konuşan babasını bile duymadı.

— Hasan, Hasan hadi bu Ali’ydi. Hasan hemen yerinden kalkıp, çantasını aldı ve hızla dışarı çıktı, arkasından seslenen annesini bile duymamıştı. Çift birbirlerine bakarak güldüler. Hasan ise Ali’nin yanına varmıştı. İki arkadaş yine aynı çamurlu yolda, yine her zamanki gibi bata çıka ilerliyorlardı. Birbirleriyle konuşmuyorlardı, ama Hasan Ali’ye bakarak gülüyordu. Ali anlamadığı bu durum karşısında hem şaşırıyor bir yandan huysuzlanıyordu.

— Ne oluyor sana ya. Ha bire gülüyorsun? Dedi bağırarak. Hasan yine gülerek;

— Bilmiyor musun Ali, sen de baban da yalancısınız? Ali olduğu yerde duraksadı. Ne diyeceğini bilemeden

— Ne yalancısı, asıl yalancı sizsiniz? İşte diye bağırdı.

Hasan da ondan birkaç adım ötede durarak suratındaki gülümsemeyi bozmadan;

— Hani babam bisiklet alamazdı. Bugün alacak, hem de kırmızı, seninkinden daha da kırmızı olacak dedi büyük bir mutlulukla.

— Yine yalan söylüyorsun dedi Ali kendisini sıkarak.

— Hayır, bugün görürüz diyerek son bir kahkaha daha attı ve çamurda yürümeye çalışan diğer öğrencilerin arasına katıldılar.

Bu sırada Ahmet durağa gelmiş arkadaşı Melih’le konuşuyordu.

— Dün avans istedim ağabey, aynı dediğin gibi bir terslik olmazsa alacağım bugün dedi Ahmet neşeyle.

— Bak dedim sana isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara demişler değil mi. Zaten kimin parasını kime vermiyorlar, çalıştığını alacaksın dedi Melih.

— Tabi ağabey de işte biliyorsun ekonomi falan, öyle her istediğin olmuyor. Şirketin de kendisine göre hesapları var.

— Boş ver bunları, onlar için hep bir neden vardır zaten. Parayı alırsan akşam benim arkadaşa bir, uğrarız, şu ileride oturuyor.

— Tamam, ağabey olur. Diyerek gelen otobüse bindiler.

Ahmet her sabah yaptığı işleri o günde yapmıştı. Ama aklı hep avanstaydı. Saatler yavaşlamıştı sanki Necdet Bey de haber vereceğini söylemişti ama hiçbir ses gelmemişti kendisinden. Ahmet umudunu yitirmemek için birazdan çağıracak diye düşünerek neredeyse öğlen olmuştu. Ahmet’in kulağı sürekli telefondaydı ve sonunda çalan telefonu açtı.

— Alo Ahmet

— Evet, Necdet Bey buyurun

— Ha oğlum geldi de ona bir neskafe bana da her zaman ki gibi bir kahve tamam mı?

— Hemen efendim diyerek kapattı telefonu ve kahveyi her zamankinden daha özenle yapmaya çalıştı. Hatta yeterli köpüğü yok diye bir fincanı dahi dökmüştü. Bu sırada konuşuruz diye düşünmüştü. Tepsisini hazırlayıp yukarı da Necdet Bey’in kapısının önünde üzerini kontrol ettikten sonra kapıyı çaldı.

— Gel Ahmet diyen Necdet içeri girenin yüzüne bile bakmadan oğlunun önündeki sehpayı gösterdi ve ardından oğluyla yaptığı sohbete devam etti.­

— Ama baba Leyla’ya söz verdim dedi, oldukça güçlü ve dinç gözüken Cenk.

— İyi de oğlum durumumu biliyorsun, bu bize artı masraf demek

— Üf  baba ya ne var yani o kadar da çok değil ki bir hafta Uludağ’a gideceğiz, hem herkes orada ne olacak hadi baban lütfen

— Tamam, oğlum senin dediğin olsun ama bak fazla bir şey bekleme ona göre eğer dediğinden bir kuruş fazla olursa karışmam ona göre

— Aslan babam benim, diyerek babasının yanına gidip öptü O’nu Cenk.

Bu sırada Ahmet’te yüzündeki gülümsemeyle oğlunu düşünüyordu. O da bisikleti alınca sımsıkı sarılacaktı babam diyecekti, öpecekti O’nu. Tüm babalar aynıydı demek ki tüm oğullar da. Bu sırada Cenk babasının yanından uzaklaşmış kapıya yönelmişti.

— Nereye oğlum, kahveni içsene

— Yok, baba gideyim daha Leyla’yla buluşacağız.

— Haylaz seni kandırdın yine beni tamam git hadi ha paran var mı üzerin de?

— Var ama biraz daha koltuk çıkarsan fena olmaz doğrusu.

— İyi şunu da al o zaman diyerek bir miktar para verdi başını sallayarak Necdet Bey

— Akşam görüşürüz baba diyerek çıktı Cenk dışarı.

Ahmet ise hala olduğu yerde durmakta ve tebessümle patronunun yüzüne bakmaktaydı.

— Ne o Ahmet bir şey mi var?

— Şey efendim dün konuşmuştuk, avans çekecektim de dedi çekinerek Ahmet.

— Doğru unuttum onu bir an neyse dün muhasebeciyle konuştum kendim de kontrol ettim ama bu şu sıralar çok zor be Ahmet aybaşından önce kimseye ödeme yapamayız kusura bakma.

— Ama dün demiştiniz ki…

— Ne dedim, bakacağım, olursa niye olmasın dedim öyle değil mi, yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum “Ahmet Bey” dedi üzerine basa basa.

Ahmet öylece kalakalmıştı. Gözlerini yere dikmiş, umutsuzca bakıyor karşısındakinin söylediklerini duymuyordu. Gözünün önüne gelen oğlunu düşünüyordu, ne diyecekti Ona, ne söyleyecekti, ne söyleyebilirdi ki sanki. Necdet Bey’in sesiyle irkildi.

— Dediğim gibi Ahmet kusura bakma eğer söyleyeceğin bir şey yoksa çıkabilirsin.

— Oğlum, Hasan’a ne diyeceğim ben? Dedi Ahmet önde başı, ağlamaklı sesiyle.

— Anlamadım, ne oğlu Ahmet Bey?

— Şey ona söz verdim bisiklet istemişti, karnesi de iyi.

— Ne yapabilirim Ahmet, söz vermeden önce kendini ayarlasaydın. Hem aybaşına fazla kalmadı.

— Ama bugün alacaktım.

— Tamam, anladım ama yapabileceğim bir şey yok dedim. Neyse şimdi işim var lütfen çıkar mısın?

— Peki, efendim diyerek kapıya yöneldi Ahmet dışarı çıktı.

O sırda kapıyı açan Fatma, Hasan’ı karşısında görünce şaşkınlıkla karışık bir tebessümle;

— Hasan ne işin var evde senin?

— Bir şey yok anne, öğretmenimiz hastalanmış, bizi de eve gönderdiler.

— İyi geç bakalım içeri diyerek, dışarının soğuğunu kapıda bıraktılar.

Hasan içeri girer girmez pencerenin kenarına oturdu. Gözlerini yola dikmiş öylece bekliyordu. Fatma gülümseyerek;

— Ne o birisini mi bekliyorsun?

— Babamı bekliyorum anne.

— Niye ne yapacaksın ki, zaten daha babanın gelmesine çok var.

— Olsun anne, babamı gelirken görmem gerek.

— Nedenmiş o?

— Niye mi, bugün alacak bisikleti de ondan dedi. Hasan gözleri parlayarak.

— Nereden çıkardın onu bakalım?

— Dün rüyamda gördüm anne, nasıldı biliyor musun bisikletim.

— Nasıldı oğlum? Dedi Fatma da oğlunun yanına oturup, gözlerini boş, çamurlu yola çevirerek.

— Kırmızı anne, kıpkırmızı, Ali’ninkinden bile kırmızı.

NOT: Yazdığım ilk öyküm

3 yorum

  1. Ama Kenan Bey böyle bitmeyecek değil mi? Mutlu bitmeli sonu lütfen ! Çok güzel bir öykü evet ama ben de bekledim o bisikleti hatta Hasan la beraber pencerenin önündeyim. Ahmet Bey patronunu ikna etmeli, etmek zorunda… Hasan’ın boynu bükük kalmamalı…Öykünün ikinci bölümünü Hasan la beraber pencerenin önünde bekliyor olacağım. Çok gecikmese iyi olur zira ben dayanamam o soğukta dışarıda beklerim.

    Emeğinize, kaleminize sağlık. İlk öykü olmasına rağmen gayet güzel ama hüzün var satırlarda. Bu hüznü, mutluluğa çevirmeli, unutmayın pencerenin önünde bekliyor olacağım ;)

    0
    • selam sayın ay ışığı,
      ne yazık ki böyle bitecek, çünkü ben bu öyküyü yazalı çok oldu. daha 19 yaşındaydım. elbette hepimizin böyle anıları vardır. bazen bir ayakkabı, gömlek, palto ya da başka bir şey olabilir bu. bizi biz yapan, bir şeyler yazmaya, çizmeye belki de bir şarkı söylemeye iten de tam budur. yoksunluk ve de yoksulluktu bizi var eden temelde. şimdi ise az da olsa meyvelerini topluyoruz diyelim. :)
      ayrıca o çocuk bisikleti aldı gerçekte, biraz geç olsa da hiç endişelenmeyin.
      kırmızı pinokyo marka bisikletti hem de :)

      0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>