Ana Sayfa / Edebiyat / Anı / ÖDÜL PARASI
Ödül Parası

ÖDÜL PARASI

Daha önceki bir yazımda; 1985 yılında TÜBİTAK Proje yarışmasından kazandığım para ödülünü nasıl harcadığımı anlatırım belki demiştim.

Çocuk bedenimle, giriş kapısındaki demir parmaklıkların arasından kolaylıkla geçebildiğim yatılı okulumuzun karşısındaki apartmanda oturan bir kızla tanışmıştım. Her gün okuldan kaçarak o pastane senin, bu pastane benim, çatır çatır yedim ödül parasını.

Hayır, öyle olmadı (kızlarla buluşma maceralarımın yeri de anlatmak istediğim de bu değil zaten). İtiraf ediyorum, hepsini bir hafta boyunca atari oynayarak, dışarıdan yemek yiyerek harcadım. Çünkü açtım. Doydum. Bıktım.  Ve bir daha asla atari oynamadım.  Sonraları bu yöntemi, açlığını hissettiğim birçok şeyde denedim. Mesela çocukluğumda hiç muz yememiştim. Manavdan bir kilo muz alıp hepsini oracıkta yedim. Kabız oldum. Bir daha öyle çok canım istemedi.

Her seferinde yatışıyordu açlığım bu yöntemle. Çarpışan arabalara bindim lunaparkta. Bakkaldan Antep fıstığı aldım ve tek başıma gizlice yedim. Sınıfta kimse yokken renk renk tebeşirleri bitirdim kara tahtada. Çizgi romanları, Gırgır’ı, Leman’ı, şiir kitaplarını okudum…

Hoşuma gidince bu yöntem, bilerek kendimi aç bıraktığım, sabrettiğim şeyler de oldu sonraki dönemlerde. Hatta çocukluğumda yaptığım gibi, birikmiş açlıkları gidermenin tadını özlediğimden midir yoksa hala büyümediğimden mi bilemiyorum. Fakat beğendiğim yabancı bir diziden bilerek uzak duruyor, biriktiriyor ve internette yayınlanan tüm bölümleri sabaha kadar uykusuz gözlerle izliyorum son zamanlarda.

Tabii “çok” olan her zaman doyurmadı açlığımı. Arkadaşımın benimle paylaştığı yarım avuç leblebinin tadını vermedi, bakkaldan aldığım 200 gram leblebi. “Azın” bazen daha “çok” doyurucu olduğunu anladım. Anlamakla yetinmeyip çokluklarımı azalttım paylaşarak.

İnsanlarla paylaşmak kafi gelmeyince, sokaktaki kedileri, kuşları doyurdum. Doyduk.

Çocukken, su içtiğimde büyüklerimin “şükür de oğlum” diyerek tembihledikleri kelimenin anlamını yaşadıkça, tecrübe ettikçe kavradım / kavramaktayım.

Doyulmayan şeyleri de keşfettim. Masum bir çift göze ne kadar bakarsan bak, doyulmuyor. Gülümseyen çocuk seslerine, denizin kokusuna… Narkozdan uyanırken gözünü açtığın an, hayata, sevdiklerine bakmaya…

Karnımın doyduğu fakat gözümün doymadığı şeyler de oldu / oluyor.  Mesela yaprak sarmasına, fırın sütlaca…

Bazı şeyleri de doyasıya yapamadım. Çünkü yoktu, ulaşılmazdı, zordu.  Söyleyemediğim kelimeler oldu, kuramadığım cümleler… Doyasıya kızamadım hayata.

Şimdi doyasıya yazıyor ve paylaşıyorum.

8 yorum

  1. Sitenize bir arkadasimin tavsiyesi üzerine geldim. Bu yazinizida okumustum sanki. Bir tavsiye…sitenizde tanisma bölümü olsa fena olmazdi. Çogu sitelerde bu var ve bir de girer girmez kulaga hos gelecek müzik olsa?

    0
  2. Tavsiyeniz için teşekkür ederim.

    0
  3. Siteniz hayırlı olsun

    0
  4. Fırında sütlaç tadında lezzetli bir yazıydı, emeklerine sağlık Net.

    Sevgi ve muhabbetle…

    0
  5. GÜZEL BİR SİTE YAZILAR MÜKEMMEL EMEK VERİLMİŞ VE ZAMAN HARCANMIŞ ALLAH YARDIMCINIZ OLSUN.

    0
    • Teşekkür ederim Kasım. Çocukluğumuzda seninle de paylaşmışızdır yarım avuç leblebiyi. Birlikte büyüdüğümüz o yıllar asla unutulmaz…

      0
  6. Önce hayatında hiç olmayandadır aklın, sonra hayatında olur ve doygunluk başlar… Paylaşmanın hazzını alınca vazgeçemezsin bir daha… İşte öyle kuşları, kedileri doyurmaya başlarsın.. Bir de bilgi, tecrübe biriktirirsin, paylaşırsın, tadına doyum olmaz….

    Emeğinize sağlık ve dürüstçe paylaşım için teşekkürler …

    0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>