Ana Sayfa / Edebiyat / PERVİN

PERVİN

O geldiğinde sokak henüz uykuda olurdu, şehir sabah mahmurluğunu henüz üzerinden atamamışken hatta girdiği sokak tamamen uykudayken gelirdi. Gelişini sokağın kedileri ve köpekleri bir de o saatlerde sokağın tek uyanık mekanı olan fırının çalışanları görürdü.

Eskiden hali vakti yerinde seçkin sayılan insanların yaşadığı iki katlı bahçeli şık evlerden oluşan sokağın çehresi yavaş yavaş değişmiş, şimdilerde yüksek katlı yapılar, her türden esnaf, iş merkezi, lokanta, kafe ve insan yığınlarıyla işgal edilmiş gibi hemen günün her saati çılgın bir tempoda yaşar olmuştu. Gündüz başka gece başka hayatların yaşandığı şehrin en geç uyuyan ve dolayısıyla en geç uyanan sokağının denize açılan kısa mesafeli kolları vardı.

Ortalık henüz ağarırken aşağı yukarı hep aynı saatte, aynı köşede aniden belirir aynı noktaya yürürdü, yanında kendinden başka kimsenin görmediği biriyle konuşa konuşa. Bazen ağarmış saçlarına toka niyetine taktığı renk renk mandallar, bazen nereden eline geçtiği bilinmeyen eski püskü ama bir zamanlar şık bir şey olduğu belli olan şapka, mevsimine göre ama hep yırtık, hep kirli giysileri, bacaklarında kimi zaman file, kimi zaman ince kadın çorabı, çoğu zaman da birbirinden farklı renklerde erkek çorapları ve mutlaka topuklu ayakkabıları, kolunda asıl rengi keşfedilemeyen çantası ve illa ki dudaklarında kırmızı ruju, yüzündeki kırışıklara dolan kirle karışmış kırmızı rujdan sürülmüş allığı… Yüzünde yaşam barındıran tek yerdi, kimsenin cevabını bilemediği sorularla dolu mavi gözleri.

Pisliğinden umulmayacak kadar zarif yürüyüşüyle gelir, hep aynı binanın önünde durur bir süre hem bakar hem konuşurdu. Sonra çantasını açar ucundan kırmızı bir iplik sarkan anahtarını çıkarır, binanın kapısına yaklaşır, eski tip koca anahtarı kapının küçücük kilidine uydurmaya çalışır, “Hay Allah, gördün mü şekerim kilit bozulmuş açılmıyor, ne yapsak acaba, bir çilingir mi bulmak lazım, haklısın ben bir sorayım” şeklinde benzer cümleler kurarak o saatlerde yaşayan tek mekan olan fırına yönelirdi ki fırıncı bu gelişlere alışık yüzünde tiksintiye karışmış bir acıma, elinde kağıda sarılı bazen bir simit bazen iki poğaçayla beklerdi.

Onun her sabahki “Günaydın efendim, buralarda bir çilingir var mı acaba?” sorusuna elindeki paketi uzatıp “İçeri girme yahu hadi al şunları git bi yerde ye işte” gibilerden bir cevap verir, o teşekkür ederek çantasından nereden bulduğu belli olmayan parasını çıkarır ödemek için rica minnet ısrar eder, her seferinde parayı çantaya geri koyup teşekkür ederek çıkar karşı kaldırıma yürür eteğini özenle bacaklarının altına toplayarak oturur elindekini kedi köpek etrafında hangisi varsa onunla paylaşarak yer ve durmadan görünmez yoldaşıyla konuşurdu. Ayağa kalkarken üstündeki kırıntıları dikkatlice bir köşeye silkeler elindeki kağıdı mutlaka çöpe atar bir aşağı bir yukarı salına salına dolaşır mağaza vitrinlerinin önünde dikilip kendini seyreder, üstüne başına kendince çeki düzen verir, kapısını yokladığı binanın altındaki pizzacıda çalışanlar gelip kendisini oradan bazen tekmeleyip bazen itekleyerek kovana kadar dükkanın camından içeriye uzun bakar, görünmez arkadaşına ” mutfak dolabı şuraya, büfe buraya, koltuk şuraya” gibilerden bir şeyler anlatıp dururdu.

Bu binanın önünden kovulmaya alışıktı, kapıyı zorlayıp açamayınca avaz avaz bağırarak yumruklayıp tekmelediği zamanlarda bir kaç kez üst üste polis tarafından alınıp götürüldüğü bir süre ortalarda görünmediği olmuştu. Şimdilerde daha sakin, gelir, anahtarını çıkarıp uğraşır kapı her zamanki gibi açılmaz bir süre orada oturup sonra bütün gün ve gece sokağın her yanını dolaşır, kimi dalga geçer, kimi yiyecek giyecek bir şeyler verir, kimi kovalar o umursamaz, çöpleri karıştırır işine yarayacağını düşündüğü şeyleri bir poşete doldurur, o poşeti özenle çok değerli bir şeymişçesine yanında taşır, ara sokaklardan sahile çıkar bir banka oturur, her gelip geçen gemiye heyecanlanır, ayağa kalkıp coşkuyla el sallar ve o görünmeyen yol arkadaşına durmaksızın bir şeyler anlatırdı.

Gün geceye devrilip sokağın yüzü değiştiğinde de orada olurdu, gündüzü başka, gecesi başkaydı sokağın… Gündüz; çay, kahve, yemek, ter kokardı sokak çığırtkan tezgahtarların, işportacıların çay kahve yemek servisi yapan garsonların yerini gece olduğunda köşe başlarında soluk sokak lambaları altında pazarlık yapan esrarkeşler, travestiler, pezevenkler ve onların sermayeleri ucuz fahişeler alırdı, geceleri alkol, uyuşturucu ve günah kokardı sokak; o bunların hepsine alışık ya da hiç birinin farkında olmadan, bazen haline acıyan bir fahişenin verdiği bir ruj, oje yada şatafatlı bir bluza sevinip teşekkürler eder, bazen fahişeye verecek parası olmayan gözü dönmüş sarhoşlar tarafından bir yerlere götürüldüğü olur, ağzına dökülen içkiyi yutar, kendine istediklerini yapmalarına izin verir çoğu zaman yara bere içinde ama her sabah aynı köşeden giriş yapardı sokağa.

Böyle gecelerden birinin sabaha dönmeye yakın saatlerinde sokağın denize bakan yüzünde her zaman karıştırdığı çöp konteynerinin yanında buldular onu, saçları dağılmış, makyajları bozulmuş, mini etekli, file çoraplı, sarındıkları mantoları içinde üşümemek için birbirine sokularak yürüyen yorgun üç beden işçisi, üç fahişe… Biri konteynerin çevresindeki kedi köpeğin çokluğunu fark etti önce, diğeri daha bir kaç gün önce kendi verdiği çiçekli şapkayı gördü, sonra da çiçekli şapkanın altındaki morarmış yüzü, büzülmüş, dizleri karnına çekili, kolları göğsünde, yüzü denize dönük, gözleri açık, göğsüne bastırdığı sımsıkı kapalı avucundan sarkan anahtarının kırmızı ipini gördüler. Korkmadılar, içleri acıdı, geceyi yırtan çığlıklar attılar, başında oturup hıçkıra hıçkıra ağıtlar yakarak, devriye gezen polis ekibi gelip başlarına dikilene kadar kimseye haber bile vermeyi akıl edemeden sanki anneleri, kardeşleri, çocukları ölmüş gibi ağladılar…

Bilmiyorlardı bu bir zamanların “mutena” sokağında çift kanatlı koyu kırmızı bir kapı, açılırken tatlı bir sesle çınlayan çıngırağı, renk renk gülleri, karanfilleri, ortancaları mis gibi kokan bahçenin içinde iki katlı şirin ev, hali vakti yerinde güngörmüş anne babayı ve iki kızını. o kızlardan büyüğünün, mahallenin en güzel kızının bir denizciye aşık olduğunu, denizcinin bahçe kapısının altından ona kibrit kutusu içinde mektuplar bıraktığını, sahildeki gizli buluşmalarını, denizcinin sefere gidip dönüşleriyle o kızın özlemini, sevincini, babanın karşı çıkmasına rağmen kaçıp onunla evlendiğini, kız kardeşi ve annesiyle arada bir görüşse de babasını bir daha asla görmediğini, çılgınca aşık olduğu adamdan gördüğü eziyete ek olarak önce babasını ardından annesi ve son olarak kız kardeşini yitirdiğinde aklını tamamen uçurduğunu, kocasının ” akıl sağlığı yerinde değildir” raporuyla nesi var nesi yok satıp savıp bir gemiye binip çekip gittiği günden bu yana sokakta olduğunu… Sımsıkı yumduğu kirli avucundan sarkan kırmızı ipin ucundaki anahtarı kendini mutlu hissettiği ve hayatı boyunca özlediği kapının kilidini yeniden açabilmek için taşıdığını bilmiyorlardı.

Polis de bilmiyordu, fahişeler ağlıyor, polis bir yandan tanımadıkları bir deliye ağladıkları için onlara, bir yandan tam mesaisi olaysız bitmek üzereyken başına yıkılan angarya ölüye küfrediyor bir yandan cızırtılı sesler çıkaran telsiziyle durumu merkeze bildiriyordu…

“Çöp konteynerinin yanında merkez… Tamam… Sokakta yaşayan delinin biri… Tamam… Kimliği belirsiz, deli Pervin diye biliniyor sadece… Tamam… Orospular! Hayat kadınları bulmuş… Tamam… 112 gelip alsın… Tamam… Biz kadınları da alıp geliyoruz… Tamam… “

Polis kadınları ite kaka araca sokup ifade vermek üzere götürürken gazeteyle örtüldü üstü…

Anahtarı sımsıkı avucunda…

Bir zamanlar mahallenin en güzel kızı Pervin…

Namı diğer deli Pervin…

Kimliği belirsiz ölü Pervin.

10 yorum

  1. Çok beğendim… Kaleminize, yüreğinize sağlık.

    Hem sokağı, hem Pervin’i, hem çevreyi, hem de duyguları çok iyi vermişsiniz. Okumayı bitirdiğimde düğüm düğüm oldu boğazım. Hüzüne eşlik eden bir keyifle okudum yazınızı.

    Mürekkebiniz hiç kurumasın.

    0
  2. “Bir zamanlar mahallenin en güzel kızı Pervin…
    Namı diğer deli Pervin…
    Kimliği belirsiz ölü Pervin.”

    Hayatın bu hızlı akışına ayak uydurmak… Birisini çok sevmek… Terk edilmek…

    Kaleminiz hiç tükenmesin…

    0
  3. Dışarıdan bakınca hiç kimse içindeki fırtınaları bilemez… Deli deyip geçeriz bazen ! Delirten nedir diye düşünmeyiz ya da kulak ardı ederiz düşünceleri…

    Çok akıcı bir dil…. Duyguların aktarılması güzel… Zira kanadım okurken… Emeğinize sağlık…

    0
  4. Bu anlattığınız da gerçeğin farklı bir yüzü… Hani acı olan cinsinden. Oysa yaşadığımız bu hayatta nice Pervin’lerle birlikte yaşıyoruz. Deli deyip geçtiğimiz, kimi zaman ürktüğümüz. Sonu Pervin’in sonu olan.
    Ne diyelim, dileğim odur ki, benzer hayat yaşayan yada yaşadığını sanan Pervin’leri sahiplenecek onlara kol kanat gerecek bir düzen bir toplum haline geliriz.
    Hüzünlü idi yazınız. Kaleminiz daim olsun. Yüreğinize sağlıklar…

    0
  5. İnsanın içine dokunan bir öykü…Çok güzel işlenmiş…Öykü tökezlemeden yürüyor lirik bir anlatım içinde..Duygulandırıcı.Ayrıntılarla bezenmiş,kelimeleri yerli yerine oturmuş,yapısı sağlam bir öykü.Tebrikler sgul.

    0
  6. çok etkileyici…

    0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>