Ana Sayfa / Edebiyat / Anı / PINAR

PINAR

Aralık ayının ilk günüydü. On sekiz yaşın ortalarında yatılı okulu bitirip, yeni il olmuş küçük bir şehre tayin edildim. Yirmi iki saat süren otobüs yolculuğundan sonra sağlık müdürlüğünden tayin olduğum kasabayı öğrenip evrak işlerini tamamladıktan sonra kasabanın minibüsüne binerek yola çıktım.

Karlı yolda bir saat süren yolculuktan sonra, Çoruh nehrinin bir kolu olan büyükçe derenin üstündeki köprüyü geçer geçmez, karakoldan dönüştürülmüş sağlık ocağına ulaştım. Minibüsten inerken üstü buz tutmuş derenin üstünde küçük kızaklarla kayan, çorapsız ayaklarındaki lastik pabuçlarına aldırmadan koşturan çocukları gördüm. Kendi çocukluğum aklıma geldi onlara bakarken. Bir süre öylece izledikten sonra sağlık ocağından içeri adımımı attım.

Yaşım büyük görünsün diye bıyık bırakmıştım. Bu halimle tiyatroda Demirci Mehmet Efe rolünü oynarken burnunun altına bıyık yapıştırılmış çocuk-efe gibiydim.

Sobanın yanına bir sandalyeye oturup hep birlikte çay içerken tanışıp konuştuk. Sağlık ocağındaki insanların yüzlerindeki gülümseme o soğukta içimi ısıttı hemen. Benden bir iki ay önce işe başlamışlardı onlar da. Sonrasında çok güzel arkadaşlığımız olacaktı hepsiyle…

Pantolonlarımı sarartmasından şikayetçi olmadığım soba ile dostluğum o günlerde başladı. Her sabah buluşurduk iki sevgili gibi. Arkadaşlar yanıma sokulmaya çalışır, kıskanırlardı sobayla olan dostluğumu.

İşler neredeyse yok denecek kadar azdı. Yapacak iş olmayınca boş boş oturuyordum. Bir ay sonra sıkıldım bu durumdan ve bir çare aramaya başladım. Şansıma kasabada kütüphane açıldı. Kütüphaneci ile arkadaşlık kurdum hemen. Kışı sobanın yanında kitap okumakla geçirdim.

Bahar gelince soba ile dargınlık yaşadık ve bir süre ayrı kalma kararı aldık. İşyerindeki arkadaşlarla iyice ilerledi yakınlığımız. Akşam mesai bittiğinde ayrılasımız gelmiyordu birbirimizden.

Havalar iyice ısınınca Çoruh nehrinde balık avladık bol bol. Kasabalı gençler elleriyle yakalıyordu balıkları. Biz de bir yandan tor ile avlanıyor bir sürü balık tutuyorduk.

Maaş günleri şehre inince aramızdan seçilen kurban, yemekleri ısmarlardı.

Kısa sürdü sıcak havalar. Kış gelip çatıverdi yine. Hemşire arkadaşlardan biri memleketine gitti ve gelirken on yaşındaki yeğenini yanında getirdi. Pınar’dı adı. Daha geldiği gün hemen ısındık birbirimize. Kendi aramızda küçük bir oyun diyalogu gelişti. Bu kar kaplı dağların, tepelerin düzlüklerin sahibiydim, babasıydım, ağasıydım öyle demiştim. O da inanmış gibi yaparak oyuna ayak uydurdu. Baş kahramanı olmuştum hikayesinin. “Baba”  takısını ekledi ismimin yanına.

Akşamları yanımdan ayrılmaz, ebe-hemşire arkadaşların evine sürüklerdi beni. Hep birlikte otururken elimi, yüzüne koyup yastık yapar, öylece uyur kalırdı. Saat ilerleyince gitmek için elimi çekerken uyanır ağlardı, gitme derdi. Çok zor ayrılırdım yanından. Hatta bir başka akşam; teybe hareketli bir oyun havası kaseti koyup, odanın ortasında oynamaya başladı. Herkesin yanına sırayla gidip “para isterim” diyerek alnına para yapıştırtıyordu. En son benim yanıma geldi ve parama kıyamadığından “öpücük isterim” dedi. Alnından öptüm, çok sevdim Pınar’ı. O gün dua ettim, ileride benim de böyle bir kızım olmasını diledim. Şükür ki dualarım kabul oldu.

İki hafta kaldıktan sonra memleketine gitti. Ayrılırken sarılıp ağladı. Hiç unutmadım Pınar’ı.

Bu masum sevginin izleri hala kalbimdedir.

Pınar’ a

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>