Ana Sayfa / Edebiyat / Şiddetin Gölgesinde
Şiddetin Gölgesinde

Şiddetin Gölgesinde

Kimi zaman Anadolu’nun bağrından kimi zaman büyük şehirlerin içinden yükselen silah sesleri geleceğimize destan yazıyor durmadan. Bir anne daha vurulup yere düşüyor. Bir annenin daha kanı akıyor toprağa…

Toprakta kucak dolusu isyan! Hemen yanı başında on yaşında bir çocuk. Annesinin kanıyla allanmış ellerini kapatmış yüzüne, “Anam Anam!” diye ağlıyor. Sıyrılıyor çocukluğundan, annesine atılan o tek kurşunla bir dakika içinde büyüyor çocuk. Ölümünü izliyor süt kokusu hala burnunda olan anasının. Hapisteki babası düşüyor aklına, ben şimdi babama ne diyeceğim diyor? Emanet etmiş karısını oğluna baba. Sonra biri gelip kurşunluyor o emaneti. Dağılıp yere düşüyor ve düştüğü kaldırımda hiç kıpırdamıyor emanet. Ölümün kara gölgesi uzanmış üzerine, kalkamıyor yerinden. Uçup gitse o gölge, aydınlanacak çocuğun kalbi. Ama gitmiyor, iyice yerleşiyor annesinin bedenine… Tüm hücrelerine büyük bir hızla dağıtıyor karanlığını. Çaresizliğin o keskin kokusu sarıyor etrafı. Babanın gözlerine nasıl bakacak? Onun o küçük kalbinde kim bilir ne fırtınalar kopuyor?

Tarifi imkansız anlar bunlar. İnsan ne kadar da acımasız olabiliyor. İçtiği su bile kalbinin karanlığından neredeyse çürüyecek. Tasavvurunu yitirmiş bu dünyada, vicdan dediğimiz duygu şiddetin gölgesinde kalıyor. Dışımızda tanık olduğumuz dehşet, içimizde büyüttüğümüz bir cinnete dönüşüyor gitgide. Erkeğin eline yakıştırılan silah, hedefini bir kez olsun sorgulamıyor. Tetiği ilk çeken hırslarımız, kalbimizde için için kendini besleyen kötülük oluyor hep.

Silahla ilişkisi kabile geleneğini aşamamış bir toplumda, en çok yara alan kadınlar oluyor ve her kadınla birlikte bir çocuk da yaralanıp yere düşüyor. İzleyicisi olduğumuz şiddet her geçen gün kapımızın önüne, evlerimizin içine doğru süzülüyor. Onu gazetelerin üçüncü sayfalarında okumaya, televizyon denen makinenin ekranından izlemeye alışıyoruz. Sokağa çıtkığımızda önümüzde gidenin ayağına çelme çakan şiddet hayatımıza otağ kurmuş haberimiz yok. Gündeliğin bu baş döndürücü hızı, gelecek kaygısı, yarın korkusu, şimdiki zaman mutsuzlukları ve giderek yoksullaşan ruhumuz hepimizin elinden insanlığımızı alıyor.

Kimliğimizin, kişiliğimizin, vicdanımızın biyoritmi yirmi dört saatlik dilimlerde bile koruyamıyor istikrarını. Dikkatimizi sürekli dağıtan bu kirlilik içinde, farkında olarak ya da olmayarak büyüttüğümüz kötülüklerimiz, gündelik hayatta kendine daha çok yer ediniyor.

Bir görsel hipnozun içinden bakıyoruz her şeye. Ruhu paramparça olan çocuklarımıza. Yavrusunu kanıyla öpen şiddet kurbanı analara…

Günü kurtarmaya, nafakayı çıkarmaya, gündeliğin çarkını döndürmeye ve günübirlik yaşamaya kurulmuş bir dünyanın figüranlarıyız sanki. Tüm bunlar çocukların kanatlarını ağırlaştırıyor durmadan. 2000′li yılların Türkiye’si bütünüyle izlediğimiz bu görsel hipnozun zaferi. Her gün bir silah sesine bin kurban veren, cezaevinin kapısında durmuş “Ben şimdi babama ne diyeceğim?” diyen kaybolmuş oğulların, salıncakları parklarda unutan, açlığa, yoksulluğa ve ölüme alışan çocukların Türkiye’si…

2 yorum

  1. Bilgelog.com yazarları arasına hoş geldiniz.

    Düğünlerde, bayramlarda sevincimizi bile silahla kutluyor olmamız ne vahim, ne acıdır. Bir maharet gibi sunuluyor şiddet… Silahların, şiddetin ve cehaletin gölgesinde kanıksanmış bir hayatı, kan davalarını, kin ve nefreti yaşayanların, arada kalmış çocukların Türkiye’si…

    Kaleminize sağlık…

    0
  2. Bir gün bu yürek yükümüzün azalması ve büyüklerin çocukların kanatlarını ağırlaştırmayacağı bir dünya dileğiyle… Sizin de yüreğinize sağlık.

    0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>