Ana Sayfa / Edebiyat / Sorgulanmamış Gerçekler (2)
Sorgulanmamış Gerçekler

Sorgulanmamış Gerçekler (2)

sorgulanmamis-gercekler2-sayfaİnsan kaybetmeye görsün! Bir yerden başladı mı, arkası çorap söküğü gibi gelir. Kimi zaman hızına yetişemez olursun, ardı arkası kesilmeden devam eder. Her kayıp, insanda üzerine vurulan bir balyoz etkisi yapar. Silkinip kalkmaya çalıştıkça üzerine bir diğeri iner. Gücün kuvvetin kesilir. Çaresiz kalırsın. Beden yorgun düşer. Düşünceler karma karışık, ruh kafesine sığmaz olur. Bedenden çıkıp özgür olmak ister lakin ona da izin verilmez. Sonunda teslimiyet… Kim bilir, belki de hayatın bir oyunu, kaderin insana çizdiği bir rota, bir yol haritası idi. “Öldürmeyen acı güçlendirir” misali seni güçlü kılmaktı, mücadele gücünü arttırmaktı, gelecekte sunacağı acılara karşı dayanma gücünü test etmekti belki de…

Pencerenin önüne oturmuş dışarıyı seyrediyordu. Uçan kuşlara takıldı gözü. “Ben de sizin gibi özgürce uçabilsem, sevdiğimin diyarına gidebilsem” diye düşündü. “Gidemem ki… Çünkü kaybettim!” diyerek derin bir iç geçirdi. Zihni bulanık, kafası karışıktı. “Bu kaybı hak etmedim. Hatalıyım kabul, hırsımın ve ihtirasımın kurbanı oldum. Ancak bedeli bu kadar ağır olmamalı idi. Küçük yaşta üzerime aile gibi dev bir sorumluluk yüklenmişti. Cahildim, kendime güvenim yoktu. Köyden şehre gitmiştim. Korkularım vardı.” Kaybetme korkusu tüm benliğini sarmış, beynini aç bir kurt gibi kemiriyordu.

Artık düşünmekten yorulmuştu. Beşikte yatan bebeğinin mızırdaması ile irkildi.

Beşiğin başına geldi. Yavrusunun gözlerine, yüzüne, ellerine baktı. Eliyle yumuşacık yanağını okşuyor, alnını kapatan simsiyah saçlarını düzeltiyordu. Annesinin sıcacık elini hisseden bebek mest olmuştu. Zeynep yavaş yavaş beşiği sallarken aklına Elif geldi.

İçi titredi, yüreğinin ta derininden hissetti acıyı. Kahverengi gözleri buğulanıverdi. “Bir çocuk annesinden neden korkar ki?” diye düşündü.

Geçmişini, yaşadıklarını, onları mutsuz eden sebepleri düşünmeye başladı tekrar. Bir taraftan kendini sorguluyor, aynı zamanda da yargılıyordu. Zira düşüncesinde yaşattıkları bir filmin fragmanı gibi idi. Onun için artık fragman bitmiş gerçek film başlamıştı. O da biliyordu ki, fragmana değil gerçeği yansıtan filmin bütününe yoğunlaşmalıydı. Hayatı bütünüyle değerlendirmeli idi. Gözleri doldu, kaşları çatıldı. Derin bir iç geçirdi:

- Ne iyi bir anne olup yavrularıma sahip olabildim, ne de iyi bir eş olup kocama yuvama sahip çıkabildim, dedi yüksek sesle.

Ocağın başında süt pişirmeye çalışan annesi, bir taraftan ocağın altında hemen sönüveren ince ağaç dallarından ocağın altına koyuyor, diğer taraftan da Zeynep’in ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu. Annesinin boş gözlerle baktığını gördü, gülümsedi. Sonra Elif için:

- Babası kılıklı ne olacak! Babasından ne hayır gördüm ki, kızından hayır göreyim, dedi.

Umursamaz bir tavırla beşikteki bebeği kucağına aldı. Öylesine sıkı sardı ki, o küçücük bedende kocası Hasan’ın, küçücük yaşında toprağa verdiği Mustafa’sının, Elif’inin, içini acıtan hasretini, özlemini hissetmek istedi. Onu kokluyor, ellerini, yüzünü, saçlarını öpüyor, öpüyor, öpüyordu. Bir müddet ana oğul arasında sevgi seli yaşandı. Bebek de halinden memnundu. Anacığının sıcacık kucağında keyfi yerindeydi. Gözlerini anacığının iri kahverengi gözlerinin içine sabitledi. Bebekçe agulu, magulu bir şeyler söylüyordu.” Tat kızın dilinden anası anlar” misali ana oğul kendi dillerince konuşup gülüşüyorlardı. Zeynep göğsünü çıkarıp yavaşca bebeğin ağzına verdi. Bebekte annesinin başparmağını sıkıca tutarak anacığının gözlerinin içine baka baka emdi. Bir bebek için bundan daha fazla huzur veren, mutlu eden ne olabilir ki? Bir müddet sonra karnı doyan bebek başını anasının kucağına sokmaya çalışırken, Zeynep bebeğini beşiğe yatırdı. Sallamaya başladı.

Eledim eledim höllük eledim
Aynalı beşikte canan bebek beledim
Büyüttüm besledim asker eyledim

Gitti de gelmedi canan buna ne çare
Yandı ciğerim de canan buna ne çare

Bir güzel simadır aklımı alan
Aşkın sevdasını canan sineme saran
Bizi kınamasın ehl-i din oğlan

Gitti de gelmedi canan buna ne çare
Yandı ciğerim de canan buna ne çare

türküsünü/ninnisini söyleyerek uyuttu.

Zeynep’in, dinleyenleri hayran bırakacak kadar güzel kadife gibi bir sesi vardı. Kocası Hasan evlenmeden önce bu kadife sese vurulmuştu.

Artık çocuk uyumuştu. Bu dertli türkü de onu alıp götürmüştü geçmişine. İçi daraldı.

- Ana ben azıcık hava alacağım, içim daraldı dedi. Başına iğne oyalı beyaz tülbentini örttü, ince basmadan diktiği önden düğmeli gömleğini ve pembe güllü pazen şalvarını giydi. Kapının önündeki beyaz lastik ayakkabısını ayağına geçirerek yavaşça tahta kapıyı kapatıp çıktı.

Vakit öğleni geçmişti. İnsanın yüzüne alev alev vuran yakıcı güneş ışığının etkisi azalmıştı. Rüzgar yoktu lakin evin yanında akan derenin başındaki iğde ağacının yapraklarının hışırtısı ve kokusu insana huzur veriyordu. Bir müddet ağacın gölgesinde oturdu. Kokuyu içine çekti. Sonra yokuş yukarı yürümeye devam etti…

Muhabbetle,

Hanife MERT

4 yorum

  1. Yine romanınızdan bir kesit sanırım. Hüzün dolu bir hikaye, insanı alıp götürüyor uzak diyarlara.

    Emeğinize sağlık Hanife Hanım…

    0
  2. Çok teşekkür ediyorum, sizin de okuyan gözlerinize yorumlayan yüreğinize sağlık Ay Işığı. Bir önceki sorgulanmamış gerçekler (1) de boşanmanın erkek açısından olumsuz etkisini, bu yazımda ise kadın üzerinde ki olumsuz etkisini paylaşmaya çalıştım…

    Sevgiyle,

    0
  3. Yazan kalemin birebir yaşanmış öyküleri sözcüklerin büyülü ortamıyla harmanlayarak okuyucuya ulaştırması ne güzel. Öykülerinizi dün olduğu gibi bugün de severek ilgiyle okuyorum. Saygılar.

    0
  4. Beni onore edici, yazmaya teşvik edici, katkı sağlayıcı yorumunuza çok teşekkür ediyorum Hüseyin Hocam.
    Okuyan gözleriniz, yüreğiniz dert görmesin…
    Saygılar.

    0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>