Ana Sayfa / Bakış Açısı / YALNIZLIK SENFONİSİ
Yalnızlık Senfonisi

YALNIZLIK SENFONİSİ

Gecenin bu geç saatinde, endişe ile heyecanım birbirine sarılmış, elimdeki kitabın cümlelerine bakıyorum boş boş. İçimde yüzlerce solucan kıvır kıvır kıvranırken, ben harflerin içinden binlerce yolculuğa çıkıyorum. Çantamı hazırlarken, üniversitedeki konuşma için yanıma alacağım bir döpiyes ve birkaç spor kıyafet için saatler harcadım. Her yolculuk öncesi nedendir bilinmez, hissettiğim huzursuzluk gene yakalamıştı beni. Oysa doğduğum şehir olan İzmir’e gidecek, Ege Üniversitesi’nde kolay bir konuda konuşma yapacak ve eski birkaç dostumu görüp dönecektim. Ha birde Ural’ın fotoğraf sergisine gidecektim. Ah! Ural…

Lise yıllarındaki ilk aşkım Ural, gelmeyeceğimi bilse de her zaman sergi davetiyesini gönderir, dergilerde hakkında çıkan yazıları yollardı. Bir tür iletişimi koparmama; ” hala aklımdasın” der gibi… En azından ben öyle algılıyorum. Son sergisinin davetiyesi geldiğinde, onun bu başarıları ile tekrar gurur duymuş ve davetiyeyi masamın üstüne görebileceğim bir yere koymuştum. Davetiyenin elime ulaşmasından birkaç gün sonra Ege Üniversitesi’nden gelen, Psikoloji Bölümü son sınıf öğrencilerine iş olanakları hakkında konuşma yapmak üzere çalıştığım merkezden bir uzman psikolog davet edildiğini öğrenince, içim biraz tedirgin ama daha çok heyecanla, tam da serginin açılış tarihine denk gelen bu konuşmaya gönüllü olmuştum. Bir psikolog için kariyer anlamında çok da anlam ifade etmeyen bu konuşmaya başka da kimse gönüllü olmadı zaten.

Ural’la bir sınıf arkadaşımın doğum günü partisinde tanıştığımda daha on altı yaşındaydım. Karşı cinse karşı duyguların yeni yeni yeşermeye başladığı, bu ilginin henüz bir film artistiyle sınırlı olduğu yaşlardı. Ural benden iki yaş büyüktü. Arkadaşımın kuzeni sıfatıyla partiye katılmış, o dönemde henüz akşamları sokağa çıkmaya izin verilmemesinden dolayı öğleden sonra çay şeklinde yapılan bu partiden sıkılmış, bir köşede oturuyordu. O yaşlarda müziğin ritmine kendimi bırakmayı henüz ayıp saydığımdan ben de ayrı bir köşede oturmuş, uzaktan bu yakışıklı çocuğu kesiyordum. Çoğunluk dağılıp az kişi kaldığında, kalan grupla sohbet ortamı doğmuş ve ben Ural’ın yanına düşmüştüm. Belki de bilerek, isteyerek kendimi yanına düşürmüştüm. Ne heyecandı! Ben, gazetecilik okumak üzere üniversiteye yeni başlamış Ural’ın ağzından çıkan her kelimeyi hayranlıkla izliyor, o da henüz liseye giden bu topluluğun içinde üniversiteye giden tek kişi olmanın üstünlüğünü yaşıyordu. Grupta ki diğer kızlar Ural’ın ilgisini çekmek için çabalıyor, Ural’a cilve üstüne cilve yapıyorlardı. Ural kibarca onlara cevap veriyor ama hissettiğim kadarı ile hiç biri ile ilgilenmiyordu. Konu kitaplardan açılınca, gene bir üstünlük hissiyle, belki de biraz hava atmak amacıyla, J.D. Salinger’in “Çavdar Tarlasındaki Çocuklar” adlı, 16 yaşındaki bir çocuğun hikayesini anlatan kitabı okumamızı önerdi. Ne tesadüf ki ben de okulda İngilizce edebiyat dersinde ki bir çalışma için kitabı yeni okumuş, hatta sınıfa kitap konusunda bir sunum yapmıştım. O saate kadar ağzını açmayan ben, çekingen ama gururlu bir tavırla, kitabı okuduğumu belirtmiş, 16 yaşındaki bir çocuğun gözünden Amerikan toplumunun eleştirisi yapıldığını söylemiştim. O ana kadar dikkatini çekmemiştim. Birden bana döndü ve gördü! Sadece gülümsemişti. Eve dönme saatimiz gelince de herkes dağılmıştı.

Ertesi sabah, erken saatte çalan telefonla o güne kadar normal hayatımın akışı değişti. Bir önceki gün doğum günü olan arkadaşım Gül, o gün kuzenleri ile birlikte Çeşme’ye balık yemeğe gideceklerini, Ural’ın özellikle beni davet etmesini istediğini söylemişti telefonda.  Annemler beni bırakmayacağından, onlara Gül’ün ailesi ile gideceğimizi söylemiş ve izni koparmıştım. Heyecandan bir türlü hazırlanamamış, en sonunda kot pantolon ve renkli bir t-shirt giyip gitmiştim onlarla. Ve orada başlamıştı her şey. Ne günlerdi!

Şimdi ise, otuz sene evvel yaşanmış bir aşkın peşinden, kızımı iki gün bırakmayı göze alarak gidiyorum. Delilik bu! Hayatımın anlamı, göz nurum, bir tanecik kızımı nasıl da bırakıp gidiyorum bir bilinmezin peşinden? Anneme bırakırken nasıl da hüzünlü gözlerle bakıp, sıkı sıkı sarıldı bana “ seni özleyeceğim anne “ derken. “ Canım, bu bir iş gezisi, gitmem lazım “ derken ona mı kendime mi yalan söylüyordum aslında? Beş sene evvel boşandığımda hayatımı kızıma adayacağımı söyleyen ben değil miydim? Beş sene boyunca kimseye bakmayan, gelen yemek tekliflerini nadiren kabul edip arkasından gelen talepleri reddeden? Neden birden bu sergiyle aynı tarihe denk gelen aptal bir konuşma için, önünü arkasını düşünmeden gönüllü oldum? Ural’ı otuz sene sonra görme fikriydi beni kendimden alan, biliyorum. Biliyorum bilmesine de ne bekliyorum ki?  Hayatımda ki her ana gelişmeyi haber verdiğim gibi ikinci evliliğimi de haber vermiştim. Kısa bir süre sonra da hamileliğimi. Hamilelik haberinden bir süre sonra da onun nikah davetiyesi gelmişti. Gitmemiştim tabii. İçim buruk, içine “mutluluklar dilerim” notu koyarak evlilik hediyesi yollamıştım kargoyla. Hala da evliydi Ural. Mutluluğu, mutsuzluğu konusunda hiçbir fikrim yoktu ama bu bir şeyi değiştirmezdi. Evliydi sonuçta. Tek bildiğim çocukları olmamıştı. Olsaydı haberi gelirdi. Öyle bir haber gelmemişti bu güne kadar.

Son zamanlarda içime sık sık giren yalnızlık hissi miydi beni bu çılgınlığa sürükleyen? Beş senedir, haftanın altı günü ev-iş arasında geçen monoton yaşantımın, sadece hafta sonları, babası Yosun’u aldığında, kendime kalan serbest tek gecede kız arkadaşlarım ile buluşup, sinemaya, yemeğe giderek renklendiği bir düzenim var. Belki çok renkli değil ama yoğun iş tempomun içinde, boşanma aşamasındaki hır gürden, gerginlikten uzak sakin bir hayat, odak noktasında kızım olan. Boşanma sonrası evdeki sessizliği nasıl da içime çekmiştim, hatırlıyorum. O kadar yılmış olmalıyım ki, bu beş sene içinde eve değil sevgili, erkek sinek bile sokmamıştım. Evlilik dahlinde bile unuttuğum kadınlığım ise hiç aklıma gelmemişti. Böyle sessiz, sakin yaşarken neden şimdi birden, dünyamı altüst edeceğini bildiğim heyecana kaptırmıştım kendimi? Senelerdir yok saydığım kadın kimliğim, sinsice içimde zamanını bekleyerek baş mı kaldırmıştı? Sadece psikolog ve anne olmak yetmez miydi? Benimle aynı durumda olan bir sürü kadın vardı. Hayatlarını çocuklarına adamış, genç yaşlarına rağmen, kadınlıklarını bastırmış yaşayıp giden mükemmel anneler. Serap mükemmel bir anneydi mesela. Onunla nasıl da paralel bir hayatımız var. Aynı yaştayız, aynı yaşta çocuklarımız var, ikimiz de iki kere evlenip ayrılmışız, ikimiz de hayatımızı çocuklarımıza adamışız. Çocuklarımızın cinsiyetinin farklılığı gibi, ufak tefek farklılıklarımız olmasa aynı hayatı yaşıyoruz diyeceğim neredeyse. Onunla aynı destinasyona bilet almış, koltukları yan yana düşmüş yolcular gibi hissediyorum.

Yorgunum… Senelerdir, evliliklerimde bile, yalnız olmaktan, yalnız hissetmekten yorgunum. Her şeyi düşünmekten, her şeye sahip çıkmaktan, her olmayanın tek suçlusu olmaktan yorgunum. Önce annem, sonra Galip, şimdi de Yosun her eksikten beni suçlu buldular hep. Bitmek tükenmek bilmeyen bir eksiklik, bunun doğurduğu suçluluk duygusu altında eziliyorum. Herkesi mutlu etme çabası içinde, kimseyi tam mutlu edemeden kendim yok oluyorum. Ben var mıyım ki? Ben varsam bile ben kimim? Ömrümün yarısıyla vedalaştığım bu yaşta, bu sorunun cevabını hala bilmiyorum. Tek bildiğim evlat, eş, anne kimliklerimin arasında hiç kadın hissetmediğim…

Biz yalnız kadınların kaderidir biraz bu, kendi kendine yetinmek… Tanrı bunun için mi bizi kuvvetli yaratmıştır yoksa kuvvetli olduğumuz için böyleyizdir bilinmez. Sonuçta kendi inançlarımız ve doğrularımız doğrultusunda, vicdanımız rahat, kafamız dik yaşamak için seçtiğimiz bir yol bu. Bazen zorlu ama temiz. Her türlü zorluğuna rağmen kendi kendimize ihanet etmemiş olduğumuzun bilinci bizi ayakta tutan.

Ooo saati 05:00 etmişim. Sabah 07:00 Bandırma feribotuna yetişmek için bir saat sonra yola düşmem lazım. Her ne kadar Ege Üniversitesi uçak ve otel masrafını karşılayacağını belirtmişse de, ben arabayla gitmek istedim. Bir süredir beynimin içinde aç kurtlar gibi dolaşan düşüncelerimle yüzleşmem gerek. Araba yolculuğunun buna iyi fırsat tanıyacağını düşünüyorum. Yola çıkmak zamanı…

Yasemin PFORR

13 yorum

  1. Roman tadında harika bir film izledim..Kaleminize sağlık.

    0
  2. Teşekkürler Dilo Şakır… Bu şu anda yazmakta olduğum romanın girişi zaten. Ancak devamı için kitabı beklemeniz gerekecek ;)

    0
  3. Sabırsızlıkla bekliyorum kitabınızı…Kaleminiz daim olsun.

    0
  4. Soluk soluğa okudum, heyecanlı ve merak uyandırıcı Hocam… Kitap çıksa da okusak. Yolculuğun devamını çok merak ettim.

    Çıkan ilk kitabınızın siparişini vermiştim, gelmiş. Yarın gidip alacağım… Başarılarınızın devamını dilerim.

    Yüreğinize, emeğinize sağlık…

    0
  5. Güzel bir giriş… Hayırlı olsun. Başarılar diliyorum Yasemin Hanım.
    Sevgiyle,

    0
  6. Teşekkürler Yaren, Ay Işığı ve Yaren…

    Bakalım, devam ediyorum. Ne zaman biter Allah kerim… Hepimizin kitaplarına inşallah :)

    0
  7. Pardon, Yaren iki kere olmuş, Çitlembik demek istemiştim :)

    0
  8. Bilinmezlerin peşinden gittiğinizde geri dönmek sert bir düşüş gibi sarsıyor insanı… Umarım Ural’a gidiş, gitmek isteyip bekleyenlere cesaret verecek şeyler yaşatsın kahramanımıza…

    0
  9. Bazen sert bir düşüş gerekebiliyor insanı sarsmaya… Kahramanımıza gelince göreceğiz bakalım neler olacak?

    Bazen ben bir şekilde kurgularken, kahraman alıp başını gidiyor başka yerlere. Kendi yazmak istiyor hikayesini. Ben de bırakıyorum gitsin istediği yere :)

    Teşekkürler Dolunay, okuyup yorumladığın için :)

    0
  10. Gençlik aşkları… Öyle her ayrıntısı hafızaya kazınan masum sevdalar. Yıllar sonra… kim bilir nelere gebe?

    Güzeldi. Kutlarım…

    0

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>