Ana Sayfa / Felsefe / YAMYAM AKSANI

YAMYAM AKSANI

Usta Kung-fu-tzu, esrik düşüncelerini Shantung tepelerine kazıyarak geçirdiği uzun bir gecenin sonunda, can sıkıcı gün ışığıyla birlikte, eşikte bir an evvel uçmak için sabırsızlanan tırtıl çömezlerini fark etti. “Bugün” dedi usul bir çekişle, “Konuşmak istemiyorum ben”. Belli belirsiz bir uğultuyla titreşen öbeğin içinden Dsi Gung, söze sahip çıktı: “Ustam” dedi inleyerek, “Ya biz ne yaparız siz konuşmazsanız?”Kung-fu-tzu, zihninde süren gecenin dinginliğiyle ellerini kaldırdı, kaldırdı: “Bak gökyüzü konuşuyor mu? Oysa mevsimler seyrediyor içinde ve neler neler yaratılıyor altında! “

Öyle çok konuşuyorsunuz! kuşatmak, tüketmek, yok etmek için. Beyin küfenize/patates çuvalınıza anlamından uğramış sözcükler yığıp, olur olmaz boşaltıyorsunuz hırıltılarla. Siz kimsiniz? Nedir anlam? Ağzınızın devinimleri, omurilikle hiç tanışmamış bir kütlenin güç gösterisi; masumiyete tasallut. Ülkesinde düşlerin, kokuların salındığı o arı sessizlik/suskuyu seçiş, tehdit ediyor “davul-zurna uygarlığı”nızı. Doğrusu anla(ş)mak için birden fazla özne gerek; özne için anlam. Peki kimin anla(ş)maya ihtiyacı var? Belki bir zaman, insanın dil’i insanın yurdu iken, onla ve onda var olan için dil, esirgenecek, özenilesi bir şeydi. Şimdilerde ise hiçbir yurtta konaklamadan, hiçbir yere “kon”madan, evrenin en acayip kuşu-bayağı toy- olarak, açlığı dinmeyen bir yamyam aksanıyla konuşup duruyor insan. Can kulağını geçtik, bir kulağı var mı? Haksızlık etmeyelim arada bir düşünür gibi oluyor; “Neye yarar bu çıkıntılar kellemin iki yanında?” Köpüklere ve debdebeye boğulurken her şey. Ağza giren kirletmez, ağızdan çıkan kirletir hükmü yürüyor. Biliyorum; boşluk hissi, ürkütür. Biliyorum; sırf bundan müstevli heceleriniz, daha kör, daha sağır ve fakat ardına kadar açık bir akheron peyda ediyor! İçinden zavallı ölümsüzlük çığlığı: çeneyim öyleyse varım! “dilsizler haberini kulaksız dinleyesi dilsiz dudaksız sözün can gerek anlayası” konuşma hakkını elde tutmak, “meşru şiddet”in kaynağı olan gücü/iktidarı da elde tutmaktır; ve tersi.

Sözün ağababaları için aslolan iletinin içeriği veya ilet(iş)im değil; emreden ve itaat eden olarak, efendi ve kölenin konumlarının teyididir. İşte uygarlık(lar), birbirlerinin lazım-ı gayrı mufarıkı/olmazsa olmazı kılınmış söz ile güç arasındaki bu organik bağıntı üzerine temellenmiştir; arkaik cumhuriyetler’den modern tiranlıklara dek. Oysa dilin henüz bu tür kurgusal ve kılgısal işlevlerine ayrıştırılmadığı -bir araç biçimini bulmadığı- ilkellerde(!) , mezkur güç bağıntısı çok başka bir tarzda işlemektedir. Konuşmak uygarlar için bir “yetki”yi -dolayısıyla bir tahakkümü- işaret ederken ilkellerde bir vazifeye tekabül ediyor. Yani mesela Apaşların bıçkın lideri Geronimo, “kabilenin efendisi” sıfatıyla değil, sadece “sözün efendisi” sıfatıyla/vazife icabı konuşuyor. Geronimo ve muadilleri; her gün tan ve gurub vakti ateşin yanına bağdaş kurarak, nefesleri yettiğince geçmiş kahramanlıklardan, atalarının yüce yolundan bahsederler. Bu esnada kabile üyeleri, kendilerini dinlemek için özel bir gayret sarf etmez; hiçbir şey yokmuşcasına işlerini sürdürürler. Şef, nasıl “söyledikleri dinlensin” diye konuşmadığının bilincindeyse, muhatapları da “dinlemiyormuş gibi davranmaları” gerektiğinin bilincindedirler. Şimdi bu konuşuyor olmak için konuşma paradoksu nedir? Kabile bireyleri umursamaz tavırlarıyla şefe şunu hatırlatmaktadır; “sen iktidarsızsın; sözün kaale alındığı vehmiyle bir güç kesbetmeye kalkma! unutma; amir değil memursun. Ve iktidar tam karşında”. Geronimo, sözün iğvasına/fettanlığına kapılıp “şeflik taslamaya” kalktığında, kabilesi tarafından terk edilmiştir. Son savaşında gözlerini Manitu’ya diker ve dudaklarından şu sözler dökülür;

“Ah uğursuz deniz… Uğursuz deniz ve sen, onu aşıp geçmemi sağlamadın, işte bu yüzden, yalnızca bu yüzden bir bir azalıyor kardeşlerim.”

Stalin, müteveffa vefat etmiş eşi  Ekaterina / Yekaterina‘nın cenaze töreninde bir araya geldiği ve sonradan et entegre tesislerine havale edeceği bir dostuna şunları söyler: “Bu küçük insan benim taş kalbimi ısıtan tek varlıktı. Şimdi öldü ve tüm insancıl duygularımı da kendisiyle beraber götürüyor. Kalbim, kalbim yapayalnız kaldı.” Saykodrama‘ya göre, çocukluk yıllarının “cehennem zebanisi baba imajı” Stalin’de yeniden dirilmek için, sanki bu ölümü beklemişti. Giderek kendi sesinden başka bir sese tahammül edemez olan diktatör konuşmak üzere ağzını her açışında, dili, bir idamlıklar, müebbetler, sürgünler listesi biçiminde uzadı gitti. İşte o kızıl listenin müdavimlerinden Osip Mandelştam, üçüncüsüyle “resmi tarih”in kayıtlarından silineceği sürgünlerinin ilkine, Çerdin‘e yollanırken, ruhu gibi bembeyaz karın üzerine şu izleri bırakmıştır; artık susun ve dinleyin!

“Yaşıyoruz ama hissetmiyoruz artık bastığımız toprağı. On adım öteden duyulmuyor konuştuklarımız oysa ne zaman iki çift laf edecek olsa birileri, Kremlin’in dağcısını anmadan edemiyorlar. Parmakları kalın tırtıllar gibi ve ağır bir kurşun gibi dökülüyor ağzından kelimeleri. Hamam böceği bıyığı sırıtıyor ve pırıl pırıl çizmelerinin üstleri. İnce boyunlu adamları sarmış çevresini, bu insan bozuntularının soytarılıklarıyla oyalanıyor. Biri ıslık çalıyor, biri miyavlıyor, biri inliyor. Yalnız o parmağını bize sallayarak kükrüyor. İnsanın karnına, alnına, şakağına, gözüne nal fırlatır gibi durmadan emirler yağdırıyor. Bu geniş omuzlu Kafkas kocası, tatlı bir meyve gibi dilinin üstünde yuvarlıyor her idam kararını.”

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>