Yara Bandı

Hayat, yaşadıklarından fazlasını anlamaya çalıştığın anda, yitirilmiş zamanların biriktiği bir çöplüğe dönüşüyor ve çok yontulmuş bir bilincin acı verdiğini kim söylemişse, sözlerinden öpülmelidir.

Kadın – Ne sanıyorsun beni sen?
Adam – Ne mi? Sevgilim sanıyorum.

San(r)ı bile olsa hoşuma gidiyor. En derin “histeri”, tutamadığına çekimlenmek/tutulmak ve bunu aşk sanmak paranoyasıdır. Kendini bu geçici duy(g)u bozukluğuna kaptırana, bunun sonsuz olduğunu sanana aşk olsun. Kadın susar. Çünkü bilmek (s)a(n)cıtır insanı. Gitmekle, kalmak arasında eğreti oturuşlar edinir zamanla. Saçma sapan yanıtlara bir kalkan olacak sanır bu susuşlar, ama olmaz. Med-cezirler yaşanır ve fakat biri, kendi hayatının kapı eşiğinde yaşanan sağanağın yarattığı korkunç gürültünün korkusuna, huzur bulduğu bir (ı)sığınağın kapısını ne zaman çarpıp da dışarıya koşarak çıkacaktı, bilinmez. Kimse kapıları çarpamıyor muydu nedir? Neden sığındığını, adam hatırla(tı)r bir gün. Neden sık sık çay içme bahanesiyle kalabalıklarda buluştuklarını ve bir tenhaya kaçıp havadan-sudan konuşmalara bu kadar anlamlar yükleyip güldüklerini kadın da düşünür.

Zaman zaman gülünç bir ayrıntıyı önemseyip birinin diğerine öfkelenmesi, sonra diğerinin başka bir ayrıntıya yüklediği öfkeyle ettiği sözleri, izleyen birileri olsa, onlar da bu sev-im’li kadınla adama gülümserdi muhtemelen. Neden o tenhada idiler?

Üç yıl önceydi, Aysel ile cadde, sokak gezerken acıkmıştık. İstediklerimizi yiyip-içecek kadar paramız da yoktu, olanı birleştirip kumpir aldık, kalan para kola almaya yetmediği için de iki ayran.

- Utanıyorum şu halimizden, dedi Aysel.
– Neden?
– Ya baksana sanki herkes bize bakıyor. Parasızlıktan iki kişi bir kumpiri yiyoruz ve ben ayrandan nefret ederim.

Tek porsiyon kumpire iki kaşık istemek kızı o kadar ezmişti ki bin kere pişmandı benimle orada olmaktan. İştahla kaşıkladığım kumpir boğazıma dizilmişti, üç bin yıllık doyduğumu hatırlıyorum. Bir daha Aysel ile aramızda hiçbir şey birikmedi. Yanıt bu olmalıydı.

Bir tenhada yalnızlıklarını/neşelerini biriktirirken, birinin diğerini o yokken arayıp bulması, kendinde birikenle, ona ait içindeki yerin nasıl da çoğaldığına şaşmaması. Birinin diğerini özlemesi, “Gel hadi!” demesi hep bu nedenleydi. Konuşulanlar içerilerde bir yeri besleyip büyütüyordu, aşk da neydi. Aysel gibileri utandıran şeyler, onları utandırmıyordu. Hatta eğlendiriyordu. Zaman geçiyor, garip bir biçimde adsız bırakılmış kendilerinde buldukları, benzeyen eksik-fazla ne yan varsa çayın demine katılıp çoğalıyordu üstelik. Kadın için bu tenhada varoluş nedeni, böyle bir çoğalmanın güzelliğinden/büyüsünden/etkisindendi. O, Aysel’in tadamadığının, hatta fındık-fıstığı yavan çiğnemelerin yerine, her ısırışta armudun tadını çıkarıyordu. Elmanın kurdu varsa bile çıkarılıp ısırılırdı. Ama ya adam? Onun tenhada olma nedeni başkaydı. Oysa, o yarayı iyileştiremezdi ki kimse.

Bir gün üst üste konulmuş köy evlerindeki yatak yığınlarına benzer yükün kendini taşı(ya)mayıp üstüne yıkılmasına da şaşırabilirdi adam. Bu garip değildi. Yara bandı kirlenirdi/pislenirdi ve o yara iyileşince atılmaz mıydı? Kim isterdi diğerinin yarasına bant olmayı? “Sen sevgilimsin sanırım ama ben ona aşığım” diyen birine kendini başka tenhalarda bir paket yara bandıyla tedavi etmesi önerilecek kadar farkındalık bilincimiz olmalı. “Sana ne! Ne ilgilendiririm seni?” diyebilmeli. İçimiz bunu söyleyene ve söyletene kırıla kırıla olmalı bu.

Hamiş: Yara bandı, yara bandıdır. Sadece bu amaçla kullanılır. Ve yarası olan, iyileştikçe o bant kirlenir. Üstündeki cerahatli iğrenç akışkanla bütün kirli yara bantları çöpe atılır. Bir yara bandının ne zaman kullanıldığı ve niçin paketteki bir sürü bandın içinde elimizin önce hangisine gittiğinin de bir önemi yoktur.

Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.Gerekli alanlar işaretlenmiştir *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>